Tarihi Havadis

Gotik Binaları Tanımak İçin Birkaç Küçük İpucu

Dilara Kahyaoğlu

Bu çalışma "Uygarlıklar Tarihi 2 Öğrenci ve Öğretmenler İçin Çalışma Kitabı" için hazırlanmış ve orada yayımlanmıştı... İlgili bölümü buraya alarak ve yeni bölümler ekleyerek (örneğin Saint Antuan Kilisesi'ni de çalışmaya dahil ettim.) Gotik Üslup'un öğrenilmesini kolaylaştırmak istedim. 

Kaynak A:  Notre Dame Katedrali Gotik katedrallerin en ünlüleri arasında bulunan Paris Notre Dame Katedrali, Paris’in gururu ve ekonomik özgürlüğün sembolü olarak yerel tüccarlar tarafından Meryem Ana’ya ithafen yaptırılmıştır. 1163-1345 yılları arasında tamamlanan katedralin inşası uzun yıllar sürdüğünden yapıda çok sayıda mimar çalışmış ve üslup değişiklikleri ortaya çıkmıştır. 
Resimde Katedralin ünlü “batı cephesi” (krala ait giriş bölümü) görülmektedir. 

Kaynak B: Gotik Üslubun Özellikleri
Gotik üslup, siyasal değişimlerin ve ulusal devlet bilincinin yaşandığı yıllarda ilk kez
Fransa’da ortaya çıkmıştır. Fransa ve Avrupa’da, bu üsluptaki eserlere Opus Francigenum-Fransız İşi denilmiştir. İtalyan hümanistleri 15. Yüzyıldan sonra bu tarz işleri beğenmeyip Barbar Sanatı diye nitelendirmiş ve istilacı kavimleri, Gotları hatırlatacak biçimde Gotik kelimesi ile adlandırmaya başlamışlardır.

Gotik, gerçekte bir mimarlık üslubudur. Romanesk dönemde temelleri atılan Gotik üslupta, bilinçli olarak Romanesk üslubun özellikleri bir araya getirilmiş ve Orta Çağ kentlerinin katedralleri (büyük, anıtsal kilise) Gotik üslupta inşa edilmiştir. Bu çağda katedral, dönemin düşünce ve sanatının anıtsal ifadesidir. Katedraller piskoposların öncülüğünde, halkın ve loncaların desteği ile yapılmıştır. 

Gotik katedrallerin ilk örneği rahip Suger tarafından planlanan Saint Denis Katedrali’dir. Suger’in, Fransızlara özgü millî bir mimari yaratmaya çalıştığı bu katedralde gül pencerebatı cephesinde iki kuleışınsal şapeller (şapel: küçük kilise veya katedrallerde ibadete ayrılan yer), sivri kemerler, kaburgalı tonoz gibi Gotik üsluba ait özellikler bir arada kullanılmıştır.



Kilise duvarları ve alınlıklarına kabartma ve heykeller yapılması da üslubun önemli özellikleri arasında bulunur. Gotik katedrallerde boyutlar yükseldikçe örtü sistemini desteklemek için uçan payandalar yapılmıştır. Payandaların taşıyıcı görevini üstlenen cepheleri rahatlatmasıyla daha büyük pencere ve kapı açıklıkları yapılabilmiş bu da pencerelerin vitraylarla (renkli cam işçiliği) kapatılarak süslenmesini sağlanmıştır. Gotik yapılar ülkelere göre değişiklik gösteren özelliklere sahiptirler.
Parla, Canan (ed.) vd. Sanat Tarihi. s: 178-179

Şimdi de
Ayrıntılara Bakalım...


a: Rozas  (gül) pencere
Romanesk ve Gotik katedrallerde ilk kez kullanılan yuvarlak pencerelerdir. Renkli camlar, desenler ve resimlerle süslü pencerelerde oymalar ve desenlerle süslenmiş çerçeveler kullanılmaktadır. 

b: İngiltere’deki York Katedralinin batı cephesindeki iki kule  1230-1472 

c : Amiens Katedrali'nin ( 1220-1270) ışıltılı yarım daire şeklindeki şapeli…  
“Şimdi bu yapıların duvarları ne soğuk ne de insandan uzaktı. Tam tersine değerli taşlar gibi parlayan resimlenmiş camlarla zenginleşmişti.” (Gombrich)


d: Santa Maria del Pi (Barcelona) kilisesinin gotik sivri kemerleri. 1319-1391 
e: Notre Dame de Strasbourg katedralinin uçan payandaları… 
Payanda: Yapılarda kullanılan destekleyici unsurlara denir.


f: Saint-Séverin kilisesinin kaburgalı tonozları, Paris.  
Tonoz: mimarlıkta kemerlerin bir araya gelmesiyle oluşturulan, genellikle tavan örtüsü olarak işlev gören yapı parçasıdır.

g: Notre Dame’da katedralinde gargoyle heykelleri, Fransızca gargouille sözcüğüne dayanan bir tür gotik mimari ögedir.  İnanışa göre gargoylelar, gündüzleri taşlaşır, geceleri canlanır; evlere ve samanlıklara bağlanır, oralarda yaşarlarmış.



ÇALIŞMA SORULARI
1. Metnin (Kaynak B) ve ana resmin (Kaynak A) altı  yazısını;  görsel (a, b...g)  ve alt yazıları ile birlikte
 inceleyiniz.  Bu kaynaktaki bilgilere göre; Kaynak A’da yer alan resimde gotik üsluba ait hangi 
 unsurlar vardır? Saptamalarınızı resmin üzerinde gösteriniz.

2. Şimdi de aşağıdaki Chartres Katedrali'ni inceleyelim ve yukarıda bahsedilen özellikleri bu yapı üzerinde bulmayı deneyelim. Özellikle Batı Cephesi'ne bakınız (2. resim). Resme tıklayarak büyütmeniz gerekecektir. (1. 2,. ve 3. resimler)

3. Şimdi de Chartres Katedrali'ne ait  çok özel bir ayrıntıyı (3. resim) inceleyelim: Labirent... Bunu daha önce nerede duymuştunuz? Bu şekilde bir ayrıntıya/motife başka herhangi bir yapıda rastladınız mı? Buraya yapılmış olmasının amacı ne olabilir? Düşünün, araştırın.

4. Ve son olarak ülkemizden bir yapıyı inceleyelim: Saint Antuan Bazilikası.. (4, 5, 6, ve 7. resimler)
Gözlem yapalım, düşünelim, karar verelim: Bu yapıda Gotik Üslup'a ait unsurlar var mı?
1. Chartres Cathedral, Yüksek Gotik, yapının güney-doğu cephesi Paris'in 80 km. güneybatısında bulunan Chartres kentinde 13. yüzyılda kurulmuş olan; Romanesk mimari teknikleri ile yapılmış olmasına rağmen Gotik mimariyi en iyi temsil eden ve günümüze kadar özgün heykelleri, vitrayları ve döşemeleri ile en çok korunmuş olan bir anıt eserdir. Bu iki mimari tarzın birbirlerinden ayrı değil, ama birbirlerinin devamı olduğunu gösteren en iyi örnektir. Günümüze kadar korunarak gelen katedral, daha önce yangınla yok olan katedralin yerine 1193 ile 1250 yılları arasında yapılmış olan ve 4. yüzyıldan itibaren aynı yerde inşa edilen beşinci katedraldir. Kaynak
2. Chartres Katedrali'nin Batı cephesi
3. Chartres Katedrali'nin ünlü labirenti

4. St. Antoine Catholic Basilica
Kiliseye giriş kapısı

5. Ana caddeden giriş kapısı. St. Antuan Bazilika
                        6. Saint Antuan Bazilikası, İç Mekan: Mavi renkteki kaburgalı tonoz şeklinde tasarlanan üst örtüsünü taşıyan,
 üsluplaştırılmış akantus bitkisinin yapraklarıyla süslü başlıkların altında 
düşey olarak uzanan demet sütunlar....

7.  Saint Antuan Bazilikası, İç Mekan

KAYNAKLAR

Parla, Canan (ed.) ve vd. Sanat Tarihi. Eskişehir: AÖF Yayınları, 2013.
Gombrich, E.H, Sanatın Öyküsü. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1986.

Görsellerin Linkleri







Diğer kaynakları ilgili yerlerde tek tek gösterdim.

****
Bu çalışma "Uygarlıklar Tarihi 2 Öğrenci ve Öğretmenler İçin Çalışma Kitabı" için hazırlanmış ve orada yayımlanmıştı... İlgili bölümü buraya alarak ve yeni bölümler ekleyerek Gotik Üslup'un  öğrenilmesini kolaylaştırmak istedim. 

Yazar adı belirtilmeden, aktif link verilmeden kullanılamaz, alıntılanamaz.

Çocukların Bilgeliği: "Biz Kimiz?"




Tolstoy, 191O'daki ölümüyle yarıda kalan son çalışması Çocukların Bilgeliğinde   çocukları çeşitli konular hakkında konuşturur. Diyaloglardan biri  "Anavatan: Devlet" üzerinedir ve ikisi Rus, biri Alman üç çocuk konuşmaktadır:





KARLHEN ŞMİT [9 yaşında]: Prusyamız, Rusların  bizden toprak almasına izin vermeyecek!

PETYA ORLOV [10 yaşında]: Biz de diyoruz ki, önce biz fethettiğimize göre toprak bize ait.

MAŞA ORLOVA [8 yaşında]: "Biz" kimiz?

PETYA: Sen daha çocuksun anlamazsın . "Biz" ülkemizin halkı demek

KARLHEN: Her yerde böyledir   Bazı insanlar bir ülkeye  bazıları da diğerine aittir.

MAŞA: Ben kime aitim?

PETYA: Rusya'ya, hepimiz gibi.

MAŞA: Ama ya istemezsem?

PETYA: istesen de, istemesen de Russun. Ve  her ülkenin kendi çarı ya da kralı vardır.

KARLHEN (araya girerek )· Ya da Parlamentosu ...

PETYA: Hepsinin kendi ordusu vardır ve hepsi kendi  halkından vergi toplar.

MAŞA: Ama niye böyle ayrılmışlar?

PETYA: Ne demek? Her ülke farklıdır

MAŞA: Ama niye böyle ayrılmışlar?

KARLHEN: E çünkü, her insan kendi anavatanını sever.

MAŞA: Neden ayrı olduklarını anlamıyorum. Hep beraber olmak daha iyi olmaz mıydı?

PETYA: Oyun oynamak  için beraber olmak daha iyi, ama bu  oyun değil, önemli birşey.

MAŞA: Anlamıyorum.

KARLHEN: Büyüyünce anlarsın

MAŞA: Öyleyse büyümek istemiyorum.

L.N. Tolstoy, Vatanseverliğe Karşı, Yokuş  Yayınları, 2007.
Aktaran: NTV Tarih, Haziran 2009, s. 12

...
Şu yazıyla birlikte okuyunuz "Yahudi Değilsiniz Ya?"
https://pasajllar.blogspot.com/2019/03/yahudi-degilsiniz-ya.html

Osmanlıların İlk Kuruluş Yıllarında Anadolu, Ortadoğu, Balkanlar ve Avrupa

Dilara Kahyaoğlu
1997...
1299/1300 yıllarında, yani 14. yüzyılın hemen başlarındayız. 
Harita 1346 yılına aittir


1. Anadolu 


a. Siyasi Durum 

Beylikler
Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılara bağımlı bir şekilde bir süre varlığını korur ama son hükümdar III. Mesut’un 1308 yılında ölmesiyle resmen sona erdiği kabul edilmektedir. Çeşitli zamanlarda Anadolu’ya yerleştirilen aşiretler, özellikle uçlarda, İlhanlı Devleti’nin denetiminden kaçabildikleri her yerde, “beylikler” kurarlar, bunlar da görünüşte İlhanlılara bağımlı durumdadır.

Bu beyliklerin en önemlileri;
Osmanoğulları; Bizans sınırında, Söğüt civarında
Germiyanoğulları; Kütahya ve civarında
Karesioğulları; Bizans sınırında, Balıkesir civarında
Aydınoğulları; denizden Bizans vd. Sınırında, İzmir civarında
Saruhanoğulları; Manisa ve civarında
Menteşeoğulları; denizden Hristiyan dünyası ile sınırdaş, Muğla ve civarında
Karamanoğulları; Konya ve civarında
Hamitoğulları; Isparta ve civarında
Candaroğulları; Sinop ve civarında
Eretna devleti; Trabzon Rum İmp’u ile komşu, Tokat, Amasya, Kayseri, Sivas vb. civarında
Ramazanoğulları; Adana ve civarında, Memluk Devleti ile komşu
Dulkadiroğulları; Maraş ve civarında, Memluk Devleti ile komşu


Bizans İmparatorluğu 
Marmara Kıyıları, Rumeli ve bazı Ege adalarına sahip ama iyice küçülmüş durumda. Tekfur denilen beyler merkezi dinlemiyor, sarayın içinde de imparator olmak için mücadele eden güçler var.

Trabzon Rum İmparatorluğu
1204 yılında Haçlıların İstanbul’u ele geçirmesinden sonra kaçan Bizanslıların kurduğu iki devletten biri olarak hala varlığını sürdürüyor.

b. Sosyal Yapı: Toplum ve Kurumlar 
11. yüzyılın sonlarından itibaren ve 12.yüzyılda, Türkler Anadolu’ya girmeye başladıklarında; Anadolu’daki nüfusu oluşturan unsurlar birbirinden çok farklıydı; Rumlar, Ermeniler, Kürtler, küçük Yahudi cemaatleri, kıyılarda ve adalarda rastlanılan Ceneviz ve Venedik kolonileri vb. Yerlilerin toplam sayısı, elbette yeni göç edenlerden fazlaydı ama terazinin bir kefesine gelenlerin yayılma gücü, diğerine ise yerleşik halkların direnme gücü konunca, sayısal eşitsizlik önemini yitiriyor ve Türklerin konduğu kefe ağır basıyordu.

Türkler her taraftaydı, hızla nüfuslarını arttırmaya çalışan Türklerde doğum oranı çok daha fazlaydı. Gelen göçebelerin yerli halktan kadınlarla ister kaçırma yoluyla ister çeşitli nedenlerle evlendikleri ve çocuk yaptıkları bilinen bir gerçekliktir. Bu ırk karışımının sonucu Türk tipinin kısmen değişmiş olması doğaldır. Ancak bu değişme, doğan çocukların Türk olduklarına inanmalarına ve başkalarının da onları Türk olarak kabul etmelerine engel teşkil etmemiştir.

13. yüzyıldan itibaren ise Moğolların Batıya doğru yayılmasıyla birlikte Anadolu’ya bir çok yeni unsur daha geldi. Bunlar; Türkmenler, İranlılar, Moğollar ve hatta Uygurlardı vb. Bu yüzyıllardaki Türkmen yayılımı daha önceki Türkmen yayılımıyla aynı nitelikte değildi. Yeni gelenlerin Orta Asya’da alışkın olmadıkları tarımsal alanlara daha az saygılı davrandıkları görülmekteydi. Köylüleri taciz ediyorlar, köylüler de mücadeleden vazgeçip topraklarını yeni gelenlerin otlak yapması için terk ediyorlardı. Yine de bütün bunlar kentlerin ortadan kalktığı anlamına gelmez, aksine kentler, büyümeye, ticaret erbabını barındırmaya, sürekli yapılan yeni mimari eserlerle süslenmeye devam ediyordu.

Moğol idaresi altında Selçuklu merkezi otoritenin zayıflaması uçlarda veya uygun alanlarda barınan Türkmenleri güçlendirdiği gibi, kentlerde de buralarda yaşayan Ahileri güçleniyordu. İbni Battuta ve diğer yazarlar Ahiler ve reisleri hakkında yeterli bilgiler vermişlerdir. Bu bilgilerden yola çıkarak  Ahilerin her kentte var olduğunu görüyoruz. O tarihteki nitelikleri onların bir meslek kuruluşu olduğunu göstermektedir. Ama zamanla merkezi otoritenin zayıflamasıyla niteliklerinde önemli değişimler olacaktır. Ahileri, Ahi Evran isminde efsanevi bir kişinin ilk olarak örgütlediği söylenir. Ahiler meslek kuruluşu olmalarının yanı sıra eylem adamları oldukları gibi mistik inanışlara ve ritüellere sahiptiler.

Selçuklu-Moğol otoritesinin çökmesi ve Türkmen beyliklerinin kentleri de kapsayacak şekilde güçlenmesiyle birlikte, ayakta kalan iki gücün yani Türkmen beyleriyle Ahi reislerinin arasında bir yakınlaşma doğdu. Bu durum Osmanlıların ilk kuruluş yılları için de böyledir ve Osmanlıların ortaya çıkışında önemli bir payı vardır.

Claude Cahen’in Osmanlılardan önce Anadolu kitabından derlenmiştir.
2. Ortadoğu
Siyasi Durum 

Merkezi Tebriz olarak, İran taraflarında büyük Moğol imparatorluğunun bir parçası olan İlhanlı Devleti bulunuyordu. 1256’da kurulan bu devlet varlığını 1335 yılına kadar devam ettirdi.

Anadolu’nun güney sınırında ise Memlük devletinin denetimi vardı. Kahire merkez olmak üzere Mısır’da kurulan bu devlet (1250) ayrıca; Filistin, Suriye ve Hicaz bölgesini de denetimi altında tutuyordu. 1258’de İlhanlıların Bağdat’ı yakıp yıkmaları, son Abbasi hanedanını ortadan kaldırmalarından sonra, Abbasi hanedanından olduğu iddia edilen bir kişiyi Memlük sarayında yeniden halife olarak ilan etmişlerdi. Böylelikle Sünni İslam dünyasının da bir anlamda koruyuculuğunu üstlenmiş gözüktüklerinden veya gerçekte öyle olduğundan, Sünni İslam dünyasının lideri konumunda Memlükler bulunuyordu. Bu durum ve daha başka nedenler ileride Osmanlılar ile Memlükleri karşı karşıya getirecektir.


3. Balkanlar
Siyasi ve Sosyal Durum 

Balkan devletlerinin ilk ortaya çıkışları Bizans’a ve Kutsal Roma Germen imparatorluğuna karşı yürüttükleri mücadelenin sonucu olmuş ve o zamandan başlayan bir sürecin sonucunda bugünkü Balkan ulusları ortaya çıkmıştır.

Balkanlarda da çeşitli nedenlerle siyasi ve sosyal durum karışıktı. Burada bulunan başlıca devletler şunlardı; Bulgar krallığı, Sırp krallığı, Arnavut beyliği, Bosna beyliği, Hersek beyliği, Efkal ve Boğdan beylikleri, Erdel beyliği ve Macar krallığı. Bunların en güçlüsü Sırp krallığıydı ve tüm Balkanları kendi denetimi altında birleştirmek gibi bir ideale sahipti.

Dolayısıyla Balkanlarda siyasi birlik olmadığı gibi dinsel ve etnik bir birliktelikten de söz edilemez ama etnik açıdan Slavların daha baskın olduğundan söz edilebilir. Dinsel açıdan da birliktelikten söz edilememekle birlikte esas baskın olan mezhep Ortodoksluktu. Sadece Ulahlar, Hırvatlar ve Macarlar Katolik mezhebine mensuplardı. Yani; Bizans etkisi Sırbistan, Bulgaristan ve Rusya’da çok güçlü olurken, Kuzeybatı Avrupa’da Latin kültürü egemen olmuştur. Bu arada dinsel otoriteler tarafından sapkın olarak nitelenen ve sürekli mücadele edilen, kıyıma uğratılan Bogomil mezhebine taraftar olan kimseler de vardı.

12. yüzyılda Kiev merkez olmak üzere kurulmuş olan ikinci Rus prensliği ise 13. yüzyılda başlayan Moğol istilalarına maruz kaldı. Bu istilalar, Slav ülkelerinde özellikle de iki yüz yıl boyunca Tatar egemenliğine (Altın Orda Devleti /Kıpçak Hanlığı- resmen yıkılışlarına Kırım hanlığı neden olmuştur 1502) girecek olan Rusya’da dengeleri alt üst etti. Rusya böylelikle Avrupa’dan koptu ve kuzeye, Moskova’ya kaydı. Rusların üstünlüğü ele geçirişleri 16.yüzyılın II.yarısından itibaren olacaktır. Demek ki Osmanlıların ilk kuruluş yıllarında Karadeniz’in kuzeyinde Moğolların *Altın Orda Devleti vardı.


4. Avrupa

Siyasi ve Sosyal Durum 

10. ve 12. Yüzyıllar arasında, Feodal rejimle, siyasi, sosyal ve ekonomik yapısını örgütlemiş olan Avrupa’da 12. yüzyılın ortalarından itibaren durum değişmeye başlamış, krallar feodal beyleri; savaş, diplomasi, entrika olarak özetlenebilecek klasik üçlemeyi kullanarak denetimleri altına almaya başlamışlardı.

Örneğin; Fransa kralı VI. Louis 12. yüzyılın ilk yarısında krallık topraklarındaki şato sahiplerini kendine bağladı. Kutsal Roma-Germen imparatoru (Alman imparatoru) I. Friedrich Barbarossa ise, 12. yüzyılın ortalarında Alman prenslerini kendine bağladı. Bu ilk merkeziyetçiliği sağlama denemelerinin ardından, mutlak monarşiler ortaya çıkmış ama feodal rejim etkisini uzun süre devam ettirmiştir.

Siyasi birlik kuramamış olan İtalyan şehir devletleri arasında en güçlüleri özellikle yaptıkları deniz ticareti ve kurdukları kolonilerle güçlenen Ceneviz ve Venediklilerdi. Bu iki kesimin de Bizanslılarla oldukça yoğun siyasi ve ticari ilişkileri vardı. Özellikle ticari çıkarları bağlamında Anadolu’nun deniz kıyıları ve adalarla çok yakından ilgileniyorlardı. İleride Osmanlılarla da sık sık bu yüzden mücadele ettiklerine tanık olacağız.

İspanya ise bir çok Hristiyan krallığından/prensliklerinden oluşmuştu. Katolik Hıristiyan olan bu krallıklardan en önemlileri Aragon ve Kastilya krallığı idi. Daha önceden tamamen Müslümanların elinde olan İspanya’da Müslüman olarak bir tek devlet/beylik kalmıştı; “Gırnata Endülüs Emevi Devleti /Beni Ahmer Devleti”. Bu devlet 1492 yılına kadar varlığını korumuş ama o tarihten itibaren İspanyollar tarafından ortadan kaldırılmıştır

İngiltere’de ise Feodalizm 11. yüzyıldaki Norman istilasından sonra başladı. Ama İngiliz kralları, Avrupa’da feodal rejimde yaşayan krallardan daha farklı konumdaydılar. İngiltere’de uygulanan feodalizm hem merkezi hem yerel yönetime dayanıyordu. Bu arada İngiliz kralları sadece adaya bağımlı bir yönetimden yana değillerdi. Özellikle Fransa’daki topraklarla ilgileniyorlardı ve Fransa’da bir çok bölge, İngiliz kralına bağlı vasal prensliklerdi.

Nitekim bu yüzden 1337 tarihinde İngiltere ile Fransa arasında 100 Yıl Savaşları denilen büyük savaş patlak verdi. Savaşın başlamasına neden olan olay, İngiltere kralının, akrabalığa dayanarak kendini Fransa kralı olarak ilan etmesiydi. Başlangıçta büyük topraklar kaybeden Fransa, daha sonra orduda yapılan reformların ve kurulan topçu sınıfının da yardımıyla İngilizlerin elindeki toprakları bir bir geri aldı. Böylelikle savaş herhangi bir antlaşma imzalanmadan fiilen 1453 de sona erdi. İngiltere ve Fransa uluslarının ilk ulusal bilinçlerinin şekillenmeye başlaması bu savaşlarla beraber olmuştur. Halkların, İngilizler ve Fransızlar şeklinde isimlendirilmesi bu savaştan sonra ortaya çıkmıştır diyor bazı tarihçiler. Savaşın getirdiği mali külfet ise halka yüklendiğinden büyük toplumsal çalkantılar ortaya çıktı ve 1381 tarihinde İngiltere tarihindeki ilk büyük halk ayaklanması meydana geldi.
Notlar
*Orda Moğolca “çadır, otağ” mânasına gelmektedir. Devletin kurucusu Batu Han’ın ak otağının üst kısmının altın yaldızlı olması sebebiyle bu devlete Altın Orda veya Ak Orda denmiştir.


Kaynaklar
Osmanlı Tarihi, Ümit Hassan ve Metin Kunt,  Cilt 1 ve 2,  Cem Yayınevi, 1985
Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı Yayınları, 2000
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, cilt 1, TTK Yayınları, 1988

Osmanlı Devletinin Kuruluşu: Osman Bey (1281-1324)

Görselin kaynağı

Osmanlı devletinin kuruluşu kalın bir sis perdesi ile örtülüdür. Kuruluş tarihi üzerinde bile tarihçiler arasında tam bir uzlaşma yoktur. Bunun nedeni bu dönemle ilgili bilgimizin çok az oluşudur. Bu çok az bilgiyi de özellikle Bizans ve Osmanlı kaynaklarından derlemektedir tarihçiler. Yalnız Bizans ve Osmanlı kaynakları arasında çok önemli bir fark vardır. Bizans kaynakları olaylara bizzat tanıklık eden kaynaklardır, Osmanlı kaynakları ise çok sonraki yıllarda kaleme alınmıştır. Bu anlamda daha güvenilir görünse de, Bizans kaynakları Osmanlıya dışarıdan bakan ve bize çok az ayrıntı veren kaynaklardır. Bu yüzden tarihçiler, yine de daha çok Osmanlı kaynaklarına başvurmak zorunda kalmışlardır. Çünkü bu kaynaklar daha ayrıntılı bilgi verir.
Osmanlının kuruluşuyla ilgili olarak Osmanlı ve Bizans kaynaklarının karşılaştırılmasıyla ortaya çıkan görünüş şudur:
Moğollardan kaçan ve Anadolu yaylasının kentli halkınca da itilip reddedilen Türkmenler, yeni otlaklar arayışı içinde Selçuk devletinin batı sınırına yığılmışlardır. Burada ister istemez Bizans’la bir ilişki başlar aralarında. Bu ilişki başlangıçta oldukça barışçıldır. Sınırlardaki Bizans kent merkezleri Türkmenlerin ürünlerini (hayvan, yağ, yoğurt v.s.) satışa sundukları ve ihtiyaç duydukları maddeleri satın aldıkları (herhalde özellikle tarım ürünleri ve madeni araç gereçler) yerlerdir. Sınırlar geçişkendir. Osmanlı kaynakları Ertuğrul Bey zamanında savaş olmadığını söylerler. Yine Osmanlı kaynakları Osman’ın Bilecik tekfuru ile dostça ilişkiler içinde olduğunu, Bilecik tekfurunun Osmanlı aşireti yazın her yaylaya çıktığında eşyasını kaleye koyma izni verildiğini, Osman’ın da karşılığında onlara halılar, peynir ve kuzular verdiğini aktarır.

Ancak bu barışçıl ilişkiler bir süre sonra küçük küçük çatışmalarla bölünür. Bu çok doğaldır. Çünkü, 1) göçebe yerleşik ilişkisinin sürekli barışçıl bir biçimde devam etmesine olanak yoktur, 2) Osman da sınırlardaki diğer Türkmen beyleri gibi bir uç beyidir ve bir uç beyi olarak fetih yapmak ve ganimet toplamak zorundadır ( Müslümanlık adına yapıldığı için bunun adı “gaza” olur).

Çarpışmadan çarpışmaya Osman gücünün farkına varır. Üstelik yavaş yavaş diğer beyliklerden de ganimete iştahlı ve serüven arayan kalabalıklar ona katılmaktadır. Gençliği kışlaklar ile yaylalar arasında gidip gelmekle geçmiş Osman bu insan selini zaferden zafere götürmeyi başarır.

Osman’a katılanlar yalnızca ganimet arayan savaşçılar değildir. Anadolu içlerinden gelen “ahiler” ve “dervişler” de sarar Osman’ın etrafını. Dervişler Osman’ın ele geçirdiği topraklarda tekkeler, zaviyeler kurarak İslamiyet’i yaymaya çalışırken ahiler de Osmanlıya kent yaşamını öğretmeye başlarlar. (Anadolu kentlerinden gelip Osmanlıya katılanların Osmanlının kent kültürüne alışması açısından katkısı büyüktür. Osmanlı tarihçilerine inanmak gerekirse, Osmanlı toplumu ilk zamanlarında kent yaşamına dair en basit kuralları bile bilmiyordu.)

Böylece Osman, Söğüt civarında küçük bir göçebe topluluğun başında adı sanı pek duyulmamış önemsiz bir uç beyi iken yavaş yavaş kasabalar fetheden Bizans için ciddi bir tehdit oluşturmaya başlayan önemli bir beyliğin başı olur. 1302’de İzmit yakınlarında Bapheon denilen yerde bir Bizans ordusunu bozguna uğratması gücünün delilidir.

Osman 1324 tarihinde öldüğünde bugünkü Bilecik, Bursa, Eskişehir yörelerinde birçok yeri ele geçirmiştir, ama önemli kent merkezleri (Bursa, İznik, İzmit) hala Bizans’ın elindedir. Bu tarihte Anadolu güçler dengesine genel olarak bakıldığında Osmanlı hala küçük bir uç beyliğidir.

Anadolu’da ondan daha büyük ve güçlü beylikler vardır (özellikle Karaman ve Germiyan). Ayrıca, Anadolu’da hala Moğolların etkisi söz konusudur. Bütün bu beylikler, Osmanlı da dahil hala Moğol üstünlüğünü kabul etmekte ve Moğollara bağlılıklarının bir işareti olarak vergi vermektedirler.

Osman küçük göçebe Osmanlı aşiretini dikkate alınması gereken bir beylik haline getirmiştir ama saltanatının sonunda bu beylik hala gerçek anlamda bir devlet değildir. Ne düzenli bir ordusu, ne bürokrasisi ne de okulları vardır henüz. Ayrıca Osman, bir beydir ama Osmanlı içinde gerek Osmanlı ailesinin üyeleri gerekse sonradan diğer Anadolu beyliklerinden gelen komutanlar da bey unvanı taşımaktadır ve Osman ülkesinin yönetimini bunlarla paylaşır. O eşitler arasında birincidir, o kadar.

Metne göre aşağıdaki soruları yanıtlayınız.
1) Yazar neden Bizans kaynaklarının Osmanlı kaynaklarına göre daha güvenilir olduğunu düşünüyor? Osmanlı kaynaklarını daha az güvenilir kılan bu kaynakların hangi özelliğidir?

2) Türkmenler/Osmanlı ile Bizans arasında sınırlarda yaşanan barışçıl ilişkinin niteliği nedir?

3) Yazar neden göçebe-yerleşik ilişkisinin sürekli barışçıl bir biçimde devam etmesine olanak olmadığını düşünüyor?

4) Osman’ın gençliğini kışlaklar ile yaylalar arasında gidip gelmekle geçirmesi ile etrafına toplanan savaşçı kalabalıkları zaferden zafere koşturması arasında nasıl bir bağlantı olabilir?

5) Ahiler ve dervişlerin Osmanlının fethettiği topraklarda İslamiyet’in ve kent kültürünün yayılmasına katkıları bu grupların hangi özelliklerinde kaynaklanmaktadır?

6) Metinde Osman’ın diğer Türkmen beylikleri ve Moğollarla bir çatışmasından hiç bahsedilmemektedir. Bunu neye bağlıyorsunuz?

7) Yazar neden Osman beyin Osmanlı Beyliğini bir devlet haline getiremediğini düşünüyor? Buradan Osmanlı toplumunun göçebelikten yerleşikliğe tam olarak geçemediği sonucu çıkartılabilir mi? Neden?


Bu metin Hayrettin Kaya'ya aittir.

Ana Kaynak: Osmanlı Tarihi cilt 2, Metin Kunt, Cem Yayınevi

Beylikten Devlete: Orhan Bey Dönemi

Görselin kaynağı

Osmanlı devletini adı bilinmez olmaktan kurtaracak olan Orhan’ın ilk başarısı iki yıllık bir kuşatmadan sonra Bursa kentini ele geçirmesidir. Orhan’ın tek önemli fethi bu değildir. Onun zamanında (1324-1360) Osmanlı devleti İstanbul Boğazına kadar Marmara bölgesinin Anadolu tarafındaki bütün kısımlarını fethettiği gibi, Gelibolu yarımadası ve civarını ele geçirerek Avrupa kıt'asına da geçmiştir. Ancak tarihçiler Orhan’ın bu yönüyle fazla ilgilenmezler. Avrupa’ya geçiş dışında fethedilen yerler aslında Osmanlıyı hala büyük bir devlet haline getirmemiştir. Diğer beyliklerle karşılaştırıldığında Osmanlı toprak açısından en büyük değildir henüz. Tarihçilerin Orhan’ın ön plana çıkardıkları yönü onun Osmanlıda kurumlaşma yönünde attığı adımlardır.
Orhan, beyliğin iç düzenini Osman Bey döneminin basit kayıtları ötesinde kurallar ve kurumlarla pekiştirmek ve yeni bazı idari ve askeri kurumları yerleştirmek ihtiyacını duydu. Bu yeni düzenlemenin en önemli unsuru bir savaşçı grubunun ortaya çıkmasıydı. O zamana kadar Osmanlı askeri deyince eli silah tutan herkes anlaşılırdı. Ancak ülke genişleyip savaş daha uzun ve ağır, hatta daha ciddi bir uğraş haline geldiğinde, halkın işini gücünü bırakıp savaşması da güçleşiyordu. Artık işi sadece savaşmak olan askerler gerekiyordu Osmanlıya. Orhan bunun gereğini yerine getirdi ve yaya-müsellem teşkilatı denilen ve akına katılan halktan farklı olarak bunlara savaş zamanında bir ücret ödeniyor ve diğer zamanlarda geçimlerini karşılamaları için ekip biçecekleri bir toprak parçası veriliyordu. Ayrıca bunlar vergiden muaftı. Orhan bununla da kalmayarak bütün askeri birliklerin komutanlığından sorumlu bir beylerbeyi rütbesi oluşturdu. Orhan’ın böyle bir makam oluşturması, kendisinin artık sadece askeri işlerin ötesinde ve üstünde bir işlevi olduğuna işaret ediyor. Böylece Orhan Bey, nitelik yönünde toplumdaki diğer beylerde, komutanlardan ayrılıyor ve iyice ön plana çıkıyor. Ancak unutulmamalı ki, Orhan hala sadece “bey”, bütün siyasal gücü kendi elinde toplayan bir “padişah” ya da “sultan” değil henüz. Orhan Bey’in kendi emrinde bir beylerbeyi yaratması bu yöndeki gelişmenin bir ilk adımı sayılabilir. Kendisinden sonra gelen I. Murat “hüdavendigar” unvanını kullanmakla bu adımı ilerletecektir, ancak Osmanlıda bütün siyasi gücü elinde bulunduran bir hükümdar sistemine geçiş için yüz yıl kadar bir süre daha geçmesi gerekecektir.

Orhan yönetim alanında da askeri kurumlaşmaya paralel bir kurumlaşma başlattı, yönetimi bütünüyle çekip çevirecek bir vezir tayin etti. Vezirliğe tayin edilenlere baktığımızda, bunların genellikle medreselerde yetişmiş, kadılık yapmış kimselerden seçildiklerini görüyoruz. Ancak yine biliyoruz ki, Osman bey zamanında medrese gibi kurumlar yoktu Osmanlı ülkesinde. Medreselerde yetişmiş kişileri Osmanlı Anadolu’daki büyük kentlerden sağlamak zorundaydı. Orhan buna da bir çözüm bulmak ve yöneticilerini ve bu arada yargı elamanlarını (kadılar) ülke içinde yetiştirmek amacıyla önemli kentlerde medreseler kurdu.

Orhan zamanında Osmanlının yerleşik yaşama iyiden iyiye geçtiği görülmektedir. Hükümdar ailesinin üyeleri kentleri kamu yararına yapılarla (camiler, medreseler, tekkeler, hanlar, hamamlar, köprüler, hatta donatmaya başlarlar (hatta Orhan’ın eşi Nilüfer Hatun’un eski Bursa-Mudanya yolu üzerinde küçük bir kilise yaptırdığı bile bilinmektedir).

Avrupa’ya geçiş ise Osmanlı’nın ileride bir imparatorluk haline gelmesinin yolunu açan bir gelişmedir. Tabii bunun için Osmanlının önce Karesi beyliğini topraklarına katması gerekmiştir. Bir tarihçi, eğer bu gelişmeler olmasa, “600 yıl sürecek imparatorluğun adı belki de Karesi diye bilinecekti” demektedir.

Orhan Bey Dönemi Kronolojisi (1324-1362)
*Bursa 1326 yılında Osmanlıların eline geçti.
*Orhan Bey’in İznik’i kuşatması üzerine Bizans İmparatoru III.Andronikos harekete geçti ve
1329 yılında Palekanon (Maltepe) savaşı yapıldı. Osmanlılar, İznik ve İzmit’i aldı ardından Kocaeli yarımadası’nın tamamını ellerine geçirdiler.
*Karesi Beyliği’nin toprakları ve donanması 1345 yılında ele geçirildi.
*Eretna Devleti’ndeki karışıklıklardan yararlanarak, 1354 yılında Ankara alındı.
*1353 yılında Gelibolu yarımadasındaki Çimpe kalesi ele geçirilerek, üs olarak kullanılmaya başlandı.
*Çimpe’nin fethinin ardından, Tekirdağ’a kadar olan Marmara kıyıları ele geçirildi.
*İlk Divan teşkilatı, ilk medrese (İznik, 1331), ilk düzenli ordu (yaya ve müsellem), şehirlerin yönetiminde kadı ve subaşıların görevlendirilmesi ilk kez bu dönemde gerçekleştirildi.


Aşağıdaki soruları metne göre yanıtlayınız.
1) Tarihçilerin Orhan Bey’in fetihlerini daha az önemsemeleri nereden kaynaklanıyor? Fetihlerden çok kurumlaşma yönünde attığı adımların önemsenmesi sizce doğru mu? Neden?

2) Orhan Bey’in kurduğu yaya-müsellem teşkilatı ile daha önceki Osmanlı askerleri arasındaki temel farklılıklar nelerdir? Yaya-müsellem teşkilatı profesyonel, düzenli bir ordu olarak değerlendirilebilir mi? Neden?

3) Orhan Beyi düzenli bir ordu oluşturmaya iten sebepler neler?

4) Orhan düzenli bir ordu, beylerbeylik ve vezirlik gibi kurumlar oluşturduğu halde neden bir “padişah” olarak değil de hala bir “bey” olarak nitelendiriliyor?

5) Bu dönemde vezirliğe tayin edilenlerin özelliğine baktığımızda bunların etnik ve dinsel ve toplumsal kökenleri bakımından nasıl bir yorum yapılabilir?

6) Nilüfer Hatun’un bir kilise yaptırmasını gaza ilkesine dayanarak fetihler yapan, diğer bir değişle amacı gayri müslim toprakları ele geçirmek olan bir devletin bir uygulaması olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

7) “Balkanlarda siyasi parçalanmışlık” ifadesinden ne anlıyorsunuz?

8) Yazar Balkanlarda idari ve askeri önlemlerin neden yeterli olmadığını düşünüyor, toplumsal önlemleri hangi yönüyle ön plana çıkarıyor?


Metin Hayretin Kaya'ya aittir. 

Ana Kaynak Türkiye Tarihi, Cilt 2, Metin Kunt, Cem Yayınevi

Osmanlı Devleti'nin Doğuşu: I. Murat Dönemi

Dilara Kahyaoğlu
I. Murat'ı öldüren Miloş'un ve diğer esirlerin
öldürülmesi sahnesi
Arka planda yaralı I. Murat görünüyor.
Nakkaş Osman'ın çizimi
Hünername
Avrupa’ya geçişi sağlayan Orhan Bey olmakla beraber, burada asıl fetihleri yapan ve Osmanlı egemenliğini kalıcılaştıranlar ise I. Murat ve Yıldırım Beyazıt’tır. Osmanlılar,  Balkanlarda gerçekten de çok hızlı ilerledi. Kuşkusuz bunda Balkanlardaki siyasi parçalanmışlığın rolü büyüktü. Ama bu ilerlemeyi kalıcı kılmak yalnızca idari ve askeri önlemlerle mümkün olamazdı, toplumsal önlemler de almak gerekiyordu.

I. Murat’tan itibaren başlayan başlıca iki toplumsal önlem göze çarpıyor: sürgünler ve vakıflar. Sürgün siyaseti (tehcir ve iskan siyaseti) Balkanların demografik açıdan Osmanlılaşması/İslamlaşmasına katkıda bulunurken vakıf siyaseti özellikle kentsel merkezlerde Osmanlı kültürünün yerleşmesine yardımcı oluyordu. Osmanlı/İslam kültürünü biraz heterodoks bir anlayışla da olsa kırsal kesimlerde yaygınlaştırmakta dervişlerin ve tekkelerin rolünü de unutmamak gerekir.
...


I. Murat Dönemi Kronolojisi (1362- 1389) 

*Ankara’yı ele geçiren Eretna Devletinden, 1362 yılında Ankara’yı tekrar geri aldı.

*Rumeli’de fetihlere devam etti ve Sazlıdere Savaşı’nın (1363) ardından Edirne’yi ele geçirdi.Edirne, bundan böyle hem başkent (1365) olarak kullanılmış hem de Rumeli fetihlerinde bir üs olarak kullanılan stratejik öneme sahip bir yer olmuştur.

*Edirne’nin ardından Filibe’nin de alınması Haçlıları harekete geçirdi (Macarlar, Bulgarlar, Eflak ve Bosna kuvvetleri) 1364 yılında yapılan Sırp Sındığı Savaşı’nı Osmanlılar kazandı.
Bundan sonra; Bulgarlar, Osmanlı hakimiyetine girmeyi ve yıllık vergi ödemeyi kabul ettiler.

*1371 yılında Sırplarla yapılan Çirmen Savaşı’nı da Osmanlılar kazandı.

*I. Murat bir taraftan da Anadolu Beyliklerinden özellikle diplomatik yolları kullanarak toprak elde etmeye başlamıştı. Örneğin; Germiyanoğlu Beyinin kızıyla evlendirdiği oğlu Bayezit için çeyiz olarak Tavşanlı, Kütahya ve Simav ayrıca Akşehir, Beyşehir, Seydişehir Isparta vb. yerler de Hamitoğullarından para ile satın alındı. Osmanlı’nın bu genişleme çabaları Karamanoğullarını rahatsız etmeye başladığından onlarla da ilk çatışmalar başladı.

*Osmanlılar 1388’de Ploşnik’te Haçlı ordusuna yenildi.

*Ploşnik Savaşı’ndan cesaret alan Haçlılar yeni bir ittifak kurdular, 1389 yılında yapılan I. Kosova Savaşını Osmanlılar kazandı, I. Murat savaş sırasında öldürüldü. Bu savaşta Osmanlılar ilk kez top kullanmışlardır.

*Pençik sisteminden yola çıkarak ilk “Yeniçeri Ocağı” kuruldu, “Tımar sistemi” oluşturuldu. Rumeli Beylerbeyliği kuruldu (ilk eyalet) ve mali teşkilat kuruldu.

....

Aşağıdaki soruları yanıtlayarak metni çözümleyiniz

1-Edirne’nin coğrafi konumunu düşünerek “burası neden başkent ve üs olarak seçilmiştir?” sorusunu yanıtlamaya çalışınız.

2-I. Murat döneminde izlenen Anadolu politikasını biliyorsunuz. Osmanlılar, neden böyle bir politika tercih etmiş olabilirler.Yine de Anadolu’daki gelişmelere dikkatle bakarsak bunlar gelecekte neler olabileceğine dair önemli işaretleri de içlerinde barındırmaktadır. Bunlar neler olabilir?

3-Balkanlar’da yapılan savaşların ortak sonucu nedir?

4-Bu dönemde hangi kurumlar ortaya çıkmıştır. Bu kurumların oluşturulması Osmanlı Devleti’nin geleceğine dair sizde nasıl düşünceler uyandırıyor?

5-Sürgün politikası hangi nedenlerle tercih edilmiş bir politikadır?

6-Yazar “sürgün” ve “vakıf” sistemi için bunlar “toplumsal çözümlerdi” diyor. Ne demek istiyor?

Ana kaynak Türkiye Tarihi cilt 2, Metin Kunt, Cem Yayınevi
Anadolu Beyliklerinden Önceki Dönemin Belli Başlı Olguları

Anadolu Beyliklerinden Önceki Dönemin Belli Başlı Olguları


Dilara  Kahyaoğlu

8. yüzyılda; Talas savaşı’ndan sonra, Türkler arasında Müslümanlık yayılmaya başladı. İlk Müslüman Türk boyu “Karluklar” olarak bilinir. Müslümanlık, diğer Türk boylarına çok daha geç yayılmıştır.
                                                                            
11. yüzyılda; Oğuzlar, geleneksel bölgelerinden Batı'ya doğru göçe başlarlar. Oğuzlar arasında Müslümanlığın yayılışı, işte bu olaydan sonra olacaktır.
                                                                                   
Anadolu’ya gelen göçebeler, özellikle Doğu ve Orta Anadolu’da “beylik” denilen siyasi birlikler oluştururlar. Bunlar esas olarak aşiret temelinde örgütlenen birliklerdir.

Selçuklu hanedanından  önce Süleyman Şah (1077) daha sonra oğlu I. Kılıç Arslan, Anadolu Selçuklu  Devleti’ni kurdu. Bu devlet, Anadolu’da Türkler tarafından oluşturulmuş,ilk siyasi birliktir.

Selçukluların Anadolu’ya egemen olduğu bu dönemde, Bizans İmparatorlu’ğu  iyice küçülür
ve Batı Anadolu’ya doğru çekilir.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluş döneminde (1096),  Batılı/Katolik  Hristiyanlar, Kudüs'ü Müslümanların elinden almak için Haçlı Seferleri’ni başlatırlar. Anadolu,  Haçlıların Ortadoğu’ya inerken kullandıkları bir geçiş yoludur artık. Bu durum bir yüzyıl kadar devam eder.

Anadolu Selçuklu Devleti, 12. yüzyılın tamamını yer yer Haçlılarla, Bizanslarla ve  Türk beylikleriyle  mücadele içinde,  zaman zaman da birbirlerine karşı çeşitli ittifaklar içinde birleşerek  geçirirler.

13. yüzyılın başlarında Haçlılar artık, Anadolu’yu doğrudan geçiş yolu olarak kullanmaktan vazgeçmiştir. Bizans iyice zayıflamış ve  bir çok Türk beyliği ortadan kaldırılmış olduğundan  Selçuklular “yükselme dönemi” denilen süreci yaşarlar. Bu dönemde ciddi ölçüde ticarete de dayanan bir ekonomik yapı yaratmayı başarırlar. Ama bu dönem kısa sürecektir.

13. yüzyılın hemen başlarında Asya’da önemli gelişmeler olmaktadır. 1205 yılında Cengiz Han, Moğol Konfederasyonu’nu oluşturur. 1206-1215 arasında Asya toprakları Cengiz Han’ın büyük toprak fetihlerine sahne olacaktır. İşte tam bu aşamada Moğollar’ın egemenliğine girmek istemeyen Türk boyları ve diğer gruplar hızla Anadolu’ya girmeye başlarlar.

Anadolu’ya gelen göçerler, Selçuklu sultanlarının ve yöneticilerinin  izni  ve yönlendirmesi ile özellikle “uç” lara yani sınırlara yerleştirilirler. Göçerlerin gelişi ve yerleşmeleri, Selçuklular için hem avantaj  hem de dezavantajdır. Avantajdır çünkü; sınırlarda hem koruyuculuk yaparlar hem de yayılmaya hizmet ederler vb. Dezavantajdır çünkü; merkezin denetimi altında bulunmak istemez, aşiret yapılarını bozup, dağılmak, eski geleneklerini terk etmek istemezler bu yüzden de Selçuklu merkezine karşı sürekli direnip, isyanlar çıkarırlar vb.

1240 yılında meydana gelen “Babailer Ayaklanması  Anadolu Selçuklu devleti için dönüm noktası bir gelişmedir. Bu ayaklanma, göçebelerin, Türkmen aşiretlerinin, Selçuklu merkezine karşı başlattıkları ciddi bir ayaklanmadır.  Ayaklanmanın önderi Baba İshak, bir Türkmen şeyhiydi. Doktrini ile ilgili bilgiler azdır. Muhtemelen Türk şamanlığı etkisiyle yoğrulmuş popüler bir İslamı (heteredoks İslam) temsil ediyor ve Türkmenleri vergi mükellefi ve asker olarak “reaya”laştırmaya çalışan merkezi idareye karşı halkı ayaklandırıyordu”[1]  Selçuklu Sultanları Baba İshak’ın takipçilerini; Ermeni asillerinin ve Frank şövalyelerinin yardımını sağlayarak yenebildiler.

Selçuklu Devletini bu zayıf anlarında yakalayan Moğollar, 1243 yılında yapılan Kösedağ savaşı ile Selçukluları yenip Anadolu’yu kendi denetimleri altında yönetmeye başlarlar. Görünüşte Anadolu Selçuklu Devleti devam etmektedir ama, Moğollara bağımlı bir yönetimdir bu.




[1] Taner Timur, Osmanlı Toplumsal Düzeni, say; 94-95

Türkiye Tarihi, cilt 1 ve 2, Cem Yayınevi



Osmanlılar Yeniden Toparlanıyor: Çelebi Mehmet Dönemi ve Şeyh Bedrettin

Dilara Kahyaoğlu

Mehmet Çelebi Dönemi Belli Başlı Olayları
*Diğer kardeşlerini bertaraf eden Mehmet Çelebi tek başına iktidara sahip olmayı başardı.
*İzmir’i Saruhanoğullarından aldı, Karaman üzerine sefer düzenledi ve bu sefer sonucu Akşehir ve Beyşehir'i ele geçirerek Anadolu’da kaybolan Osmanlı otoritesini yeniden kurmaya çalıştı.

*Rumeli seferlerine çıkıldı ve Eflak kuvvetleri yenilgiye uğratıldı, Eflak vergiye bağlandı.
*1416 yılında Venedikliler ile ilk deniz savaşı yapıldı, bu savaş sonucunda Osmanlılar yenilmiştir.

*Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayaklanması çıktı. Bu konu ayrıntılı olarak aşağıda yer almaktadır.

*Timur tarafından esir olarak tutulan Mustafa Çelebi, Timur ölünce geri gelerek tahtta hakkı olduğunu iddia ederek ayaklandı ama başarısız olunca Bizans’a sığınmak zorunda kaldı.

Şeyh Bedrettin (1358? – 1420)
Sol yakada Simavna (Sarıhıdır) kasabası görünüyor. Bugünkü adıyla Kyprinos

Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin olarak da bilinir. Tarihsel kaynaklarda soyu ve yaşamıyla ilgili birbirinden çok farklı bilgiler vardır. Torununun yazdığı Menakıba göre babası Simavna kadısı İsrail, annesi ise Simavna[1] tekfurunun kızıdır ve sonradan Müslüman olarak Melek Hatun adını almıştır. 

Dönemin tanınmış bilginlerinden fıkıh, astronomi ve mantık dersleri alan Bedrettin 1383 yılında Mısır’a gider. Orada ünlü bilginlerin derslerini izlerken bir taraftan da Memluk sultanının oğluna ders verir. Mısır’da bulunduğu sıralarda Şeyh Ahlat ile tanışan Bedrettin ona bağlanarak tasavvufla ilgilenmeye başlar. Bir ara davet üzerine Timur’un sarayına giden ve oradaki tartışmalara katılan Bederettin, büyük başarılar elde eder ve ünü yayılır.
Mısır’a döndüğünde ise önce Şeyh Ahlati’nin halifesi, o ölünce de tekkenin şeyhi olur. 1405’de Mısır’dan ayrılan Bedrettin, önce Edirne’ye yerleşir. Fetret dönemi sırasında Edirne’de hükümdarlığını ilan eden Musa Çelebi tarafından kazaskerliğe getirilir. Musa Çelebi’nin, Mehmet Çelebi’ye yenilerek öldürülmesi üzerine de İznik’e sürülür.

Müritlerinden Börklüce Mustafa’nın Aydın’da, Torlak Kemal’in ise Manisa’da ayaklanmaları üzerine Sinop üzerinden Kırım’a geçer iddialara göre oradaki dervişleri, tımarlı sipahileri ve medrese öğrencilerini örgütlemeye girişir geniş bir taraftar kitlesi toplar. Çelebi Mehmet’in Rumeli’ye geçtiğini öğrenince de Deliormana saklanır ve (nasıl olduğu tartışmalı olan bir şekilde) ele geçirilir. Serez’e götürülen Bedrettin ulemadan oluşan bir mahkeme önünde yargılanır ve idama mahkum edilir.

Bedrettin’in kemikleri 1924 yılında Serez'den İstanbul’a getirildi. 1961 yılında ise sultan Mahmud’un türbesine gömüldü.

Tasavvuf[2] düşüncesine bağlı olan Bedrettin, “vahdet-i vücut” düşüncesine karşı çıkarak “vahdet-i mevcut” düşüncesini savunmuştur. Ona göre; doğa ve tanrı aynı şeydir, bu yüzden bir çok yazar onun panteist-sufi görüşler savunduğunu düşünmüşlerdir.
Birliği, tanrı temsil eder, tüm farklılıklar, çelişki ve karşıtlıklar onda birleşmiş ve ortadan kalkmıştır. Tanrı, bu anlamda mutlak varlıktır, birliktir. Çokluğu ise doğa ya da evren temsil eder. Mutlak varlık, hem beden hem ruh olarak ortaya çıkar, bunları birbirinden ayırmak imkansızdır. Ruh ve maddeyi eş tutan düşüncesiyle Bedrettin diğer mutasavvıflardan ayrılır.

Varidat adlı eserinde tek tanrılı dinlerin kaynağının bir olduğunu ve sonuçta ahiret açısından hepsinin vardığı noktanın aynı olduğunu söylemiştir. Kıyamet belirtileri olarak Mehdinin ya da deccalın gelmeyeceğini, cennet ve cehennemin olmadığını, onların bu dünyaya ilişkin simgeler olduğunu ileri sürmüştür. Ortak mülkiyeti de savunan Bederettin “ahlak konusunda tasavvaufa bağlı kalmış, ama Kuranın yorumunda ise batıniliği tercih ederek, ayetlerin birer simge olduğunu söylemiştir” diyor bazı yazarlar, ama diğer bir kısım yazar da onun batini fikirlere sahip olduğunu redederler. Bazı kitapları günümüze kadar ulaşmayan Bedrettin’in görüşleri uzun yıllar boyunca etkili olmuştur.

Şeyh Bedrettin ayaklanması çok tartışmalı bir konudur. Bu konuda bir çok fikir ileri sürülmüştür. En temel iki ayrım “bir halk ayaklanması mıydı? yoksa bir “saltanat davası mıydı?” noktasında düğümlenmektedir.

Ama şurası kesindir ki Anadoluda çıkan benzer ayaklanmalar içinde önderinin ilmiye sınıfından kazaskerliğe kadar yükselmiş bir kişi olduğu tek ayaklanmadır. Şeyh Bederettin’in düşünceleri ve ayaklanması bir çok tarih, felsefe, edebiyat ve sanat yapıtına konu olmuş ölümünden sonra adına Simaviye adı verilen tarikat kurulmuş 16. yüzyılda Anadolu ve Rumeli’nde onun izinden gidenlere rastlanmıştır.

Börklüce Mustafa; ( - öl;1419) Dede Sultan olarak da bilinir. Şeyh Bedrettin’in kethüdası olan Börklüce, Çelebi Mehmet’in kardeşi Mustafa çelebi ile uğraştığı sıralarda 5000 kişilik bir kuvvetle Karaburun’da (İzmir) ayaklanmıştır. Daha önceden yaptığı çalışmalarla İzmir ve Aydın içinde bir çok yandaş bulduğu gibi Sakız adasındaki Hıristiyanları da etkilemişti. Börklüce önce üzerine gönderilen İzmir sancakbeyi Aleksander’ı öldürür, arkasından da Saruhan sancakbeyi Timurtaş Ali Paşa’yı yener. Bunun üzerine Çelebi Mehmet, sadrazam ve beylerbeyi Bayezit paşa ile oğlu şehzade II. Murat’ı Börklüce’nin üzerine gönderir. Paşa önemli kayıplar vererek Börklüce’yi yakalar ve Selçuk’a götürerek yandaşlarıyla beraber işkenceyle öldürtür. Ölümünden sonra Dede Sultan’ın yaşadığı söylencesi yörede yaygınlık kazanmış ve bir çok halk şiirine konu olmuştur.

Torlak Kemal;  (- öl; 1419) Yahudi asıllı olduğu söylenir. Manisa ve yöresinde Bedrettin’in Ortak mülkiyeti savunan öğretisini yaymak ve yandaş toplamak için çalışmaya başlar. Bayezit paşa önce Börklüce’nin 5000 kişilik ordusunu kılıçtan geçirmiş arkasından da Torlak Kemal’in 3000 kişilik ordusunu yenilgiye uğratıp Torlak Kemal’i öldürtmüştür. Şeyh Bedrettin, bu iki müridinin zamansız ayaklandıkları için yenildiklerini söylemiştir.
Bölgenin daha geniş planda görünümü

Kyprinos'un yakından görünümü


Notlar
[1]  Simavna: Bugün Yunanistan sınırı içindeki kasaba.. Güncel ismi, Kyprinos 'tur.
[2] Tasavvuf; İslam dünyasında 8. yüzyılda ortaya çıkan ve 9. yüzyılda eski Yunan, Yahudi, Hint ve eski İran düşüncelerini etkisiyle sistemleşen; gizemci, dini ve felesefi öğreti... Onlara göre insan yaşamının en yüksek amacı Temâşa (bakıp seyretme, görme, gezme) ve vecd (kendinden geçecek derecede tanrı sevgisine dalma) yoluyla tanrıya ulaşmasıdır. Zamanla iki temel akıma ayrılmıştır; vahdet-i vücut ve vahdet-i mevcut .
Panteizm; Her şey tanrıdır, tanrı doğadaki her şeydir, her şeyin içinde bulunur. Doğadaki her şey tanrının parçasıdır.


Aşağıdaki sorulardan yararlanarak metni çözümleyiniz
1-Osmanlı-Venedik Savaşı’nın nedenleri neler olabilir?
2-Şeyh Bedrettin ayaklanmasının siyasi, sosyal ve ekonomik nedenlerinin neler olabileceğini düşününüz.

3-Bu ayaklanma, o dönemin Osmanlısı ve İslam dünyası hakkında sizlere neler düşündürdü?

Ana Kaynaklar
AnaBritannnica ilgili madde
Türkiye Tarihi cilt 2
Osmanlı Tarihi, Uzunçarşılı

Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu: Bütün Yönleriyle Fatih Dönemi

Dilara Kahyaoğlu
Eski bir fotoğrafta Rumeli Hisarı
Hisar, İstanbul'un fethinin ilk adımlarından biriydi.
Görsel Kaynak
1. İstanbul’un Fethi (1453) 
Sultan Mehmet tahta çıktığında ülkenin iki kanadını birleştirme gereği çoktan ortaya çıkmıştı. Osmanlılar, kuvvetli bir donanmaya sahip olamadıkları sürece bir yakadan diğer yakaya geçmenin zor olduğunu biliyorlardı. Üstelik Bizans ne kadar zayıf ve yaşlanmış olursa olsun Marmara ve Boğazlar’da gemilerini dolaştırarak Osmanlı ülkesinin bütünlüğünü zedeliyordu.

Tahta çıkan Sultan Mehmet’in yaptığı ilk iş, Anadolu'daki kıpırdanmaları bastırmak ve Batı ile barış politikası izlemekti. II. Mehmet, İstanbul’u almayı öncelikli bir hedef olarak önüne koyduğu için böyle bir siyaset izlemiş ve devletin tüm gücünü bu amacı doğrultusunda yönlendirmiştir.

1452 yazında Anadolu Hisarı’nın karşısına büyük bir hızla Rumeli Hisarı yapıldı. Bu arada Gelibolu Tersanesi’nde gemi yapımına hız verilmiş ve Osmanlı donanması 400 parçaya kadar çıkmıştı. Ünlü İstanbul surlarını yıkacak büyüklükteki toplar Edirne’de dökülüyor, ordu güçlendiriliyordu.

Kostantiniyye’nin alınmasında sultanın tutumunun, estirdiği havanın önemi büyüktür.
Bizans’ın fethi kolay iş değildi. Deniz gücünün kara gücünü desteklemesi, çağın teknik bilgisinin elverdiği en gelişmiş silahların yapımı gerekiyordu. Yine de bu girişimlerin hepsinin başarılı olduğu söylenemez. Örneğin İstanbul’a yardım getiren Avrupalı gemilerin İstanbul’a ulaşmasına donanma engel olmadı. Macar Urban tarafından dökülen dev top daha kuşatmanın ilk gününde parçalandı. Osmanlıların bir gece içinde yaptıkları yürüyen hücum kulesi ertesi günü Bizanslar tarafından yakılarak yok edildi. Nisbeten az bir savaşçı tarafından yürütülen Bizans Savunması, şehrin surlarında toplar tarafından açılan gedikleri canla başla dolduruyordu. Bizanslar günlerce ve aylarca Avrupa’dan gelecek yardımı beklediler. O dönem tarihçilerin yazdığına göre, Osmanlılar gemilerini karadan yürüterek Haliç’e indirdiler böylece zincirlerle kapatılmış olan engeli aşabildiler.

Kuşatmadan iki ay kadar sonra Osmanlılar, şehri kara tarafındaki surları delerek ele geçirdiler.
İstanbul Kuşatması 
Tarafların bölge-svunma/saldırı komutanlarının isimleri de belirtilmiş

Ortadoksların ve Müslüman Türklerin Başkenti İstanbul 
İstanbul alınana kadar Osmanlılar’ın belli bir merkezi başkenti yoktu. Bu Osmanlılar’ın devlet merkezi olmadığı anlamına gelmez ama anlatılmak istenen şudur; Merkez, yaşanan dönemlerin ihtiyaçlarına göre değişebiliyordu. Örneğin Rumeli fetihlerinin yoğun olduğu dönemlerde merkez Edirne’ydi ama Bursa da "bey şehri" sıfatını sürdürüyordu. İstanbul alındıktan sonra da Edirne ve Bursa özel konumunu sürdürdü fakat İstanbul, Rumeli ve Anadolu’yu birleştiren bir yer olduğu için Fatih Sultan Mehmet’in ve ondan sonra gelen bütün sultanların şehri olmuştur.

Sarayların, camilerin, medreselerin, çarşıların en büyüğü İstanbul’da inşa edildi. Bu inşaat hareketine sadece padişah değil vezirler, paşalar ve beyler de katıldı. Her biri daha sonra kendi adıyla anılacak olan bir mahalleyi ele aldı ve orada vakıflar kurarak İstanbul’u bir Türk ve Müslüman kenti haline dönüştürdüler. Şehri canlandırmak için çeşitli yörelerden ve her dinden binlerce insan getirilip şehre yerleştirdi. Özellikle hünerli, ya da ticarette becerikli olan ilim ve irfan sahipleri, sanatçı kişiler, bu seçilen zümre arasındaydı. Fatih, Ortodoksları kendine bağlamak için özel tedbirler de almıştır.
Bizans ve Osmanlı idari bölgeleri ve yer adları haritası
Karşılaştırmalı inceleme için çok yararlı ama Osmanlılara ait yer
adları italik ve sönük, o nedenle zor anlaşılıyor.
Büyütünüz..

2. Fetih siyaseti 
Sultan Murat Dönemi’nde Sırbistan’ı ele geçirme girişimi başarısız olmuştu. En önemli sorun deniz gücünü yetersizliğinden dolayı ülke sahillerinin korunamaması ve denizlerdeki üstünlüğün diğer yabancı güçlere bırakılarak, ticaret gelirinden ve genişleme siyasetinden beklenen gelişmenin sağlanamamasıydı. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmet saltanatı sırasında en çok deniz gücü sorunu ile ilgilendi denilebilir.

a. Ege ve Karadeniz’deki fetihler, seferler; 
İstanbul’un fethinden sonra Fatih donanmayı Sakız ve Rodas’a yolladıysa da buralar alınamadı. Bunun üzerine Ege denizindeki adaların ele geçirilmesi daha yavaş işleyen bir plan üzerinde yürümüştür. 1456’da İmroz, Limni, Semendrek ve Bozcaada alındı ve ancak 1462 de Midilli ele geçirildi. Kuzey Ege’deki bu girişimler sırasında doğal olarak Cenova ile çatışma yaşanmıştır. Nitekim Karadeniz kıyısında yer alan Amasra da bir Ceneviz kolonisiydi. 1461 yılında sefere çıkan ordu ve donanma önce Amasra’yı ardından Karadeniz’de bulunan ve İsfendiyaroğullarına ait olan Sinop’u aldı, ardından Trabzon üzerine de sefer yapıldı. Burada eski Bizans İmparatorluğu’nun bir parçası olan Trabzon Rum İmparatorluğu bulunuyordu. Amasra ve Sinop’ta olduğu gibi Trabzon’da da Osmanlı donanması karadan yürüyen Osmanlı ordusu ile birlikte savaşa katıldı. Trabzon bu kuşatmanın etkisi ile savaşmadan teslim olmak zoruna kaldı.

İstanbul alındıktan sonra Fatih’in ilk hedefi tüm Rum ülkelerini ele geçirerek Rumların tamamını kendi denetimi almaktı. Nitekim 1458 de Atina ve 1460 da Mora’yı alındı. Bu süreç yukarıda da belirttiğimiz gibi Karadeniz sahillerindeki Trabzon’un alınması ile 1461 de tamamlanmıştır.

Mora’nın fethi ise Osmanlıları Venediklerle karşı karşıya getirmiştir. Bu gelişmeler üzerine Venedik 1463 de Macar Kralı ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ile ittifak kurarak Osmanlılara karşı savaş açtı. Fatih ise Venedik’in bu vur kaç saldırılarına karşı Venedik’in Ege’deki en önemli üssü olan Eğriboz’u ele geçirmek üzere sefere çıktı. Eğriboz’un 1470’de ele geçirilmesi Venedikler arasında büyük paniğe yol açmıştır. 16 yıl süren savaşın sonuna doğru, Venedik, Arnavutluk’taki iki kalesini de Osmanlılara kaptırınca barış istedi ve 1479 yılında bir antlaşma yapıldı. 
Bu antlaşmaya göre; *Venedikliler aldıkları yerleri geri verecek
*Kroya ve İşkodra Kaleleri Osmanlılarda kalacak
*Osmanlı Devleti, Dalmaçya, Mora ve Arnavutluk kıyılarında aldığı yerleri geri verecek
*Venedikliler, savaş tazminatı ödeyerek, yıllık vergi verecek
*Venedikliler İstanbul’da “Balyos” adı verilen elçilerini bulundurma hakkı elde etti. Balyoslar Osmanlı ülkesindeki Venediklilerin davalarına bakabilecekti.
*Venedik bayrağı çeken gemiler Osmanlı sularında serbestçe ticaret yapabileceklerdi
Böylelikle Osmanlılar Venediklere, imtiyaz/ayrıcalık -kapitülasyon- vermiş oluyordu.

1461'de Karadeniz’in güney kıyılarını ele geçiren Osmanlılar 1475’te kuzey kıyılarına yöneldiler. Kırım ve Kafkasya kıyılarında Ceneviz kolonileri bulunuyordu ayrıca Kırım’da Altınorda Devleti’nin dağılmasından sonra ortaya çıkmış olan Kırım Hanlığı vardı. 1475 yılında Kefe ve Azak ele geçirilerek Kırım Hanlığı Osmanlılara bağlandığı gibi tüm Ceneviz kolonileri de alındı. 1478 yılında Kırım, Osmanlılara bağlı bir hanlık haline getirildi.

b. Rumeli (Balkan) seferleri 
Fatih Sultan Mehmet’in babasından devraldığı sorunlardan birincisi Sırbistan sorunu idi. 1454’deki ilk sefer başarısız oldu. 1456’da ise Belgrad kuşatıldı bu savaş sırasında Yanoş Hünyadi yaralanıp öldü hatta Fatih bile savaş sırasında hafif bir yara aldı ama şehir alınamadı. Ancak 1459'da Sırbistan Osmanlı ülkesine katılabildi ama Belgrat alınamadı. Burası ancak Kanuni zamanında alınabilecektir. Rumeli çatışmalarında Osmanlılara karşı direnen en büyük güç Macarlardı. Tuna ırmağının kuzeyinde bulunan Eflak, Osmanlılara bağlı olmakla birlikte Macarlarla sık sık birleşerek ayaklanıyorlardı. 1462 yılında Eflak seferine çıkan Fatih Eski voyvada Tepeş’in (Drakul) yerine kardeşini geçirerek burayı özerk bir beylik olarak kendine bağladı. Boğdan ise Osmanlı egemenliğini 1476 yılında aynı şartlarla kabul etmiştir. 1463 yılında Bosna üzerine de seferler başlamıştı, bu seferler sırasında Osmanlı egemenliği Bosna’ya yerleşti (hatta halkı Müslümanlığı kabul etti) ve Hersek’e kadar uzadı. Hersek’in Osmanlılara tamamen bağlanması II. Bayezit döneminde olacaktır. 1479 yılında ise Arnavutluk üçüncü seferin sonunda Osmanlılara bağlanmıştır.

1480 yılında ise Otranto üzerine sefere çıkılıp burası alındıysa da kısa sürede kaybedilmiştir.

c. Anadolu fetihleri ve Osmanlı-Akkoyunlu mücadelesi 
Karaman Beyliği, I. Murat’tan beri Osmanlılara karşı direnişin başını çekmekteydi. Diğer Batı Anadolu beyleri kolaylıkla Osmanlı idaresi altına alındığı halde, Karamanlılar iç yapısındaki farklılıklardan ve coğrafi konumlarından dolayı Osmanlı işgaline karşı direnebiliyorlardı. Savaş sırasında hem kendilerine bağlı Türkmenlerin gücünden yararlanıyorlar hem de gerektiğinde Toros Dağları’na çekilerek Osmanlı saldırılarını atlatıyorlardı. Fatih zamanında başta Pir Ahmet isimli bir bey bulunuyordu ve Akkoyunlu Devleti ile de ittifak halindelerdi.

Akkoyunlular ile mücadeleye girişecek olan Osmanlılar önce arkalarını sağlamak almak istediklerinden 1466 yılında Karaman seferine çıktılar ama Karaman ülkesini almayı başaramadılar. Ancak 1470 yılında ki ikinci Osmanlı seferinde Karaman Beyi Pir Ahmet, Osmanlı karşısında tutunamadı ve Akkoyunlular’a sığındı. Karaman direnişi esas olarak Otlukbeli savaşından sonra kırılmış ve Karamanlılar İçel taraflarına doğru geri çekilmişlerdir. Buranın tamamen Osmanlılara bağlanması ancak II. Bayezit döneminde mümkün olacaktır.

Osmanlıların Anadolu’da ilerlemesini engelleyen en büyük güç Akkoyunlu Devletiydi. Bu devlet 15. yüzyılda Anadolu ve İran’daki Türkmenlerin birleşmesi ile kurulmuştu. Uzun Hasan iyice zayıflamış olan Timuroğullarını da yendikten sonra Padişah unvanını kullanıyor ve kendini Fatih’ten kat kat güçlü sayıyordu. Akkoyunlu askeri örgütlenmesi Osmanlıların ilk yıllarındaki gibi Türkmen güçlerine dayanıyordu, birden bire güçlenmişler, Diyarbakır’ı merkez yaparak, Karakoyunluları ve Timurluları yenerek büyük bir alanı ele geçirmişlerdi. Ama Osmanlıların,  hesap edemedikleri bir yönleri vardı, nitekim Osmanlılara da Otlukbeli savaşını kazandıran bu yönleri olmuştur. O da ateşli silahlara ve topa sahip Osmanlı kapıkulu askerleri…

Uzun Hasan’ın Anadolu içlerine ilerlemeye kalkışmasıyla savaş kaçınılmaz hale geldi. Yukarıda belirttiğimiz nedenlerle Osmanlılar savaşı kazandılar. Fatih’in amacı Akkoyunlu Ülkesini fethetmek değildi. Erzincan tarafında bazı kaleler ele geçirildi ve geri dönüldü.

Fatih 1481 yılında nereye olduğu belli olmayan bir sefer başlattı ama seferin hemen başında “hastalanarak” öldü.

2. İmparatorluk Kurma Anlayışıyla Devlet Kurumlarında Yapılan Yeni Düzenlemeler
Bizans sarayının konumu ve planı
Haritadan da anlaşıldığı gibi, büyük İmparatorluk Sarayı, hipodromun
hemen yanında ve Ayasofya'nın aşağısındaydı. Osmanlılar Topkapı sarayını
bu sarayının üstüne değil, Ayasofya'nın yukarısında yer alan araziye yaptılar.
Bir önceki haritaya da bkz.  
a. Saray ve Yönetim 
Sultan yeni saraylar yaptırarak sultanın mevkini yükseltmeye devam eti. İlk saray bugünkü Bayezit semtinde yapılmış ve daha sonra eski saray adı ile anılmıştır. Esas saray olan Topkapı Sarayı’nın inşasına 1462 yılında başlandı. Topkapı sarayı ilk saray gibi padişahın evi olmaktan daha çok bir yönetim ve eğitim merkezi olarak inşa edilmiştir. Topkapı sarayının planını incelersek bunu hemen anlayabiliriz. Hatta başlangıçta Harem dairesi bile burada yer almıyordu, harem daha sonradan Kanuni döneminde saraya ilave edilmiştir.

Sarayda yer alan belli başlı idari bölümler şunlardı; 

Kapıkullarının silah deposu; ilk avlu (Aya İrini Kilisesi buradadır)

Kubbealtı (Divan-ı Hümayun’un toplantı yeri) İkinci avlu (Birun)

Padişahlık defterleri; Birun

Seferli oda; Enderun bölümünde (padişahın giyim kuşamından, temizliğinden buradaki iç oğlanlar sorumluydu)

Kilerli oda; Enderun (padişahın yiyeceği ve içeceğinden buradaki iç oğlanlar sorumluydu)

Hazine odası; Enderun (Padişahın kıymetli eşyaları, mücevherlerinden buradaki içoğlanları sorumluydu)

Has oda; Enderun, Bu bölümde içoğlanlarının en seçkinleri ve padişaha en yakın olanlar bulunurdu.

Padişah kulluğuna alınanların en seçkinleri Bursa’da, Edirne’de, daha sonraki dönemlerde İstanbul’da Galatasarayı’nda ve Atmeydanı’ndaki İbrahim Paşa Sarayı’nda eğitiliyordu. Bunların arasından en gözde olanlar Topkapı sarayı’ndaki Enderuna gelebiliyorlardı. Enderun eğitiminin belli bir süresi ve programı yoktu, her iç oğlan kendi hevesi ve yeteneğine göre, öğrenebildiği kadar öğreniyordu. Bunların arasından ressamlar, şairler, tarihçiler, alimler katipler çıkardı. Fakat çoğu komutan- yönetici olacağından silah kullanma, ata binme yanında siyaset de  öğrenirlerdi. Eğitimini bitirenler ya taşrada ya da padişahın sarayında görev alıyorlardı. İç oğlanlarının dışarıda görevlendirilmesine “çıkma” denirdi.

b. Padişah Divanı 
Devletin tümüne baktığımızda, görevlilerin arasında, sultanın kapıkullarından başka çeşitli yollardan yetişmiş ve saray yönetimine dahil edilmiş pek çok önemli kişi olduğu görülüyor. Uçlardaki akıncı beyleri önemli sülaleler oluşturmuşlardı. Bu ailenin mensupları nesilden nesile Osmanlı ülkesinde üst tabakayı oluşturmuşlardır. Sadece uç beyleri arasında değil, merkezde bile böyle sülaleler vardı. Murat Hüdavendigar döneminde parlayan Çandarlı ailesi üyeleri yüzyıl boyunca vezirliğe yükselmişlerdi.

Beylik dönemi hariç, Osmanlı siyasal anlayışında bütün güç padişahta toplanmış sayılırdı. Divan-ı Hümayun denilen kurul bütün işleri padişah adına yürütürdü. Fatih’e kadar divana padişahlar başkanlık etmiştir ama Fatih bu işi sadrazama yani en büyük vezire bırakmıştır. Diğer divan görevlileri vezirler, kazaskerler, nişancı ve deftardarlar idi. 

Vezirler toplantılarda genellikle askeri il yönetimi kanadının temsilcileri olarak bulunurlardı. Kazaskerler ise şeriatı özellikle Osmanlı ülkesindeki şeriat uygulamalarını en iyi bile kesimdi ve bu anlamdaki uygulamamaları denetlerlerdi. Bazen de divana gelen büyük davalara bakar yargı işini yürütürlerdi. Kadıların atama ve yükselmesinden de bunlar sorumluydu, sayıları Anadolu ve Rumeli kazaskeri olmak üzere iki taneydi

Nişancı ise örfi hukuku iyi bilirlerdi, bu anlamdaki uygulamalardan onlar sorumluydular. Çıkartılan kanunları, fermanları örfi hukuk açısından denetlerler ve aynı zamanda padişahın tuğrasını çektirirlerdi. Padişahın özel hazinesi dışında devletin hazinesi anlamına gelen Beyt ül-mal’ın gelirlerini, defterlerini tutan ve hesap işlerini yürütenler de defterdarlardı. Nişancı, kazasker ve defterdarlar medreseden yetişirlerdi. Özellikle Fatih’in bu kuruma getirdiği en büyük değişiklik, vezirlerin ve özellikle veziriazamın kullardan seçilmesiydi. Divan üyeleri arasında zaten bu kesimin belli bir ağırlığı vardı. Vezirler daha çok enderunda veya birunda yetişmiş kişilerdi. Fatih yönetim düzeninde kapıkullarını güçlendirdi, en önemli mevkileri onlara bıraktı. Bu da padişahın mutlak hakimiyetini daha da güçlendirmesine yardımcı olmuştur. 

c. Devlet gelirlerinde düzenleme 
Ülkede ticaretten, sanayiye ve en önemlisi tarımdan alınan vergi gelirleri dirlik sistemi için devlet görevlilerine dağıtılırdı. Bunlar miri gelirlerdi yani doğrudan padişahın denetimi altında olan gelirlerdi. Diğer bir kısım gelir ise vakıflara bırakılıyordu. Vakıf kurmak kişisel bir iş olduğuna göre vergi gelirleri vakıflara verilmiyordu. Sultan da vakıf kurduğu zaman bunu kendi parasıyla yapıyordu. Ama devlet vergilerinden bazılarını kimseye sormadan danışmadan vakfına bırakabiliyordu. Padişah dışında herkes vakfı kendi parasıyla oluşturmak zorundaydı. Bu nasıl olabilir? Şöyle ki; padişah bazı gelir kaynaklarını bir kişiye mülk olarak “Temlik” bırakabilirdi. Padişahın temliknamesiyle elde edilen temlikler artık o kişinin malı sayılırdı. Bir çok aile veya kişi mallarını müsadere sisteminden kurtarmak için, gelir kaynaklarını vakfa dönüştürüyorlar ve vakıftan gelecek belli bir gelir aileye mirasa olarak yüzlerce yıl boyunca kalabiliyordu.

Zamanla vakıf ve mülk arazileri çok arttığı için dirlik arazilerini genişletmek amacıyla fetihler yapılması yeni yerlerin Osmanlılara katılması gerekiyordu. Fatih bu konuda da tedbir aldı. Saltanatının son yıllarında vakıf ve mülk olarak devletin kontrolünden çıkmış gelir kaynaklarını gözden geçirtti ve zamanla amacı dışına çıkmış bir çok vakıf toprağını ve mülk arazisini yeniden miri toprak olarak kaydettirdi. Güçlü aileler bu durumdan memnun olmadılarsa da hakimiyetini güçlendirmiş olan padişaha karşı koyamadılar. Böylelikle bir çırpıda padişahın dirlik olarak verebileceği miri gelirler önemli ölçüde artmış oldu, bu durumda Osmanlı ordusunun siyasal gücünü arttırmıştır. İlk altın paranın bu dönemde basıldığını da belirtelim.

d. Saltanat hukukunun yazıya geçirilişi 
Osman Bey döneminde iç Asya geleneğine bağlı olarak ülke toprakları hükümdar ve ailesine aitti ama bu durum I. Murat’tan itibaren “ülke hükümdar ve oğullarına aittir” şeklinde uygulanmıştır. Yine de anlaşılacağı gibi hükümdarın hangi oğlunun başa geçeceği hususu belli değildi. Başa geçen kişi diğer kardeşlerini öldürürdü, bunu bir çok olaydan çıkarabilirsiniz. Fatih ise saltanat hukuku olarak bilinen bu geleneği (örfü) yazıya geçirten padişah olmuştur. Bu yüzden bu kanunname “Fatih Kanunnamesi” veya “Kanunname-i Ali Osmani”(“kardeş katli yasası”) adıyla bilinir. Buna göre başa geçen kişi kardeşlerini bu yasa gereğince (hukuken) öldürtme hakkına sahip oluyordu.

e. Bilim ve Sanat  
Fatih’e kadar medreselerde kelam, mantık ve fıkıh okutulurdu. Fatih döneminde ise İstanbul’da Sahn-ı seman Medresesi açılmış ve pozitif bilimlerde değil ama özellikle felsefe ve bilimsel düşünce anlamında gelişmeler olmuştur. Devrin tarihini yazmış olan Kritovulos’a göre Fatih Yunanca'dan Arapça'ya çevrilmiş olan eserleri okur ve bu konuları bilginlerle tartışırdı. Yine tarihçilere göre bir çok eser Fatih zamanında Türkçeye çevrilmişti. Fatih’in oluşturduğu kütüphanede İslam dilleri dışında yazılmış 587 eser vardı. Venedikli Ressam Gentile Bellini 1479-1480 arasında İstanbul’a gelerek sarayda yaşadı ve bazı resimler yaptı.

Fatih gençliğinde din ve metafizik konularına ilgi göstermiştir. Örneğin hurufi dervişleri padişahın isteği ile sarayda kalıyor ve padişah ile tartışıyorlardı. Ama bu durum sadrazam Mahmud Paşa’nın hoşuna gitmez ve bunu Edirne müftüsüne anlatarak çare bulmasını ister. Bunun üzerine müftü saraya gelerek hurufilerle tartışır sonra onları saraydan çıkarttırır ve yakılarak öldürülmelerini sağlar. Fatih, İstanbul’un alınmasından sonra Hıristiyanlık dini ile de ilgilenir ve o sırada Patrik olan Gennadios’u saraya tartışmaya çağırır, daha sonara Gennadios’tan anlattıklarını yazmasını ister.

İstanbul’un fethinden hemen sonra Ayasofya medrese olarak kullanılmaya başlanmış daha sonra Fatih medresesi tamamlanmıştır. Dönemin en önemli matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu’dur. Aslında Akkoyunlu Uzun Hasan’a hizmet etmekte olan Ali Kuşçu Fatih’in isteği üzerine İstanbul’a gelmeyi kabul etmiştir. Diğer önemli bilgin matematikçi Yusuf Sinan Paşadır. 1476 yılında padişahın gazabına uğrayan Sinan Paşa hepse atılır. Ama bunun üzerine ulema harekete geçer ve padişaha Sinan Paşa serbest bırakılmadığı takdirde kitaplarını yakarak ülkeyi terk edeceklerini bildirirler. Bunun üzerine Sinan Paşa hapisten çıkarılır ve Sivrihisar’a müderris olarak sürülür.

Ayrıca bu dönemde yapılan mimari eserlerle klasik Osmanlı mimarisinin başladığı kabul edilmektedir.


II. Mehmet Dönemi Belli Başlı Siyasi Olayları (1451- 1481)

1453 İstanbul’un fethi
1456 İmroz, Taşoz, Bozcaada, Semendrek ve Limni adalarının fethi
1458 Atina’nın fethi
1459 Sırbistan’ın fethi
1460 Mora’nın fethi, Rum despotluklarının ortadan kaldırılışı.
1461 Amasra, Sinop ve Trabzon’un fethi ve Trabzon Rum İmparatorluğu’nun yıkılışı
1462 Eflak'ın özerk bir beylik olarak Osmanlılara bağlanması
1462 Topkapı Sarayı inşaatının başlaması
1462 Midilli adasının fethi
1463 Boğdan'ın özerk bir beylik olarak Osmanlılara bağlanması
1466 Konya ve Karaman’ın fethi
1463 Osmanlıların Bosna’ya sefere çıkmaları
1463 Osmanlı-Venedik Savaşı’nın başlaması
1466 Konya ve Karaman’ın fethi
1470 Eğriboz adasının fethi
1473 Akkoyunluların Otlukbeli Savaşı’nda yenilmeleri
1476 Boğdan’ın Osmanlılara bağlanması
1475 Kırım’ın Fethi
1478 Kırım’ın Osmanlılara bağlanması
1479 Osmanlı- Venedik Antlaşması
1479 Kefalonya, Zanta ve Ayamavra adalarının fethi
1480 Otranto’nun alınması ve Osmanlıların İtalyan yarımadasına girişleri


Yukarıdaki metni aşağıdaki soruları yanıtlayarak çözümleyiniz 

1- İstanbul’un fethi ne gibi önemli sonuçlara yol açmış olabilir?

2- Fatih, İstanbul ele geçirildikten sonra bu şehre yönelik nasıl bir siyaset izlemiştir?

3- Ege ve Karadeniz’de Fatih döneminde nereleri ele geçirilmiştir, ulaşılmak istenen amacı tahmin edebiliyor musunuz?

4- Osmanlı-Venedik çatışması nasıl sonuçlanmıştır? Karşılıklı verilen tavizleri düşünerek bu antlaşmaya her iki tarafı da götüren nedenleri düşününüz?

5- Balkanlarda nereleri ele geçirilmiştir, Fatih’in Balkanlardaki hedefi konusunda neler söyleyebiliriz?

6- Fatih’in Anadolu politikasını metinden yola çıkarak açıklamaya çalışınız.

7- Osmanlı saray sisteminin nasıl işlediğini metinden yola çıkarak açıklamaya çalışınız.

8-  Fatih mutlak otoritesini (diğer padişahlardan daha belirgin bir şekilde) hangi siyasetleri izleyerek ve uygulamalarda bulunarak arttırmıştır?

Kaynaklar
Türkiye Tarihi, cilt 2, Cem Yayınevi
Osmanlı Tarihi, İ. H. Uzunçarşılı, Cilt 1, TTK Yayınları
AnaBritannica, ilgili maddeler
Büyük Osmanlı Tarihi, Hammer, Cilt 3, İlgi Yayınevi
Bizans Sarayları: http://arkeopolis.com/istanbuldaki-bizans-saraylari/