Bir Garip Seçim Tartışması - Tarihi Havadis

Bir Garip Seçim Tartışması

Bir Garip Dersim Belediye Seçimleri Tartışması
ve Ortasında Dersim Halkı
Toplumumuz, öyle kutuplaşmaların içine düşürülüp orta yerinde öylesine yalnızlaştırılıyor ki, bazen bunların görünürleştiği kimi tartışma konularının içeriğine, seviyesine, geldiği hâle baktığında, kahroluyor insan.
Son zamanlarda Dersim belediye seçimleri üzerine, iktidar savaşlarına dönüştürülürcesine önem atfedilerek yürütülen tartışmalara- kavgalara (ki daha da keskinleşecek gibi görünüyor) ve bunların seviyesine bakınca, maalesef dilden “sistem klikleri arasındaki dalaş bundan daha düzeyli” türü laflar dökülebiliyor.
Meselenin en can alıcı noktası da sınıfsal-ulusal-cinsel sömürünün üstünde taht kuran ceberut devlete karşı her türlü baskıyı göze alan bir coğrafyayı ikiye bölmektir. Hem de mevcut sistemde pek de anlamı olmayan “belediye” mevzusu için.
Bunu yaparken “ben daha fazla bedel ödedim” söylemine başvurulması ise kendi içerisinde trajik bir yanı barındırıyor. Ne Beritan ne de Barbara bu uğurda can verdiler. Nedir, Ayşe Hür’ü dâhi üzerine en geri düzeyden söz söyletecek bir noktaya getiren bu meret kavganın içindeki, ötesindeki, berisindeki sır?
Aslında yerel belediyecilik alanındaki pratiğe Kaypakkaya geleneğinin de Dersim’den bir ucundan girdiği yıllardan beri, bu tartışmalar olurdu. Hatta 2009’daki durum, herkesin malumudur. Ama o zamanlar tartışmalar ya da kavgalar, daha çok tarafların kemikleşmiş kesimleri arasında olurdu ve Dersim nezdinde, bir iktidar kavgası olarak cereyan ederdi. Kemikleşmiş taraftarlar dışındaki kesimler, bu tartışmalardaki rengini belli etmekten imtina ederken, girenler açısından da durum, şimdiki gibi bir varlık-yokluk meselesi hâline getirilmemişti hiçbir zaman. Belki bunda, o dönemler tartışmaları fitilleyen diaspora devrimcilerinin varlık kanalı olarak kullandığı sosyal medya meselesinin bu kadar revaçta olmamasının etkisi olabilir. Doğrudur, ama işin esas arka planına bakarsak çok tali bir etkendir bu.
Ya da geçmiş süreçlerde de olduğu gibi Kürt ulusal hareketi ve devrimci hareketin Dersim’e yüklediği anlam ekseninde yerelin hassasiyetlerini, kırılma noktalarını anlamamaları, dolayısıyla toplumu böylesi kutuplaşmaların ortasında bir tercihte bırakmaları da doğru bir tespit olarak görülebilir. Fakat o zamanlar sözkonusu tarafların hâlâ, bir belediye başkanlığını almanın dışında önemsediği mücadele alanları ve buna dair ortaya koymaya çalıştıkları pratikleri vardı. Ve şimdiki hâliyle körüklenmiş bu tartışmaların dolaylı-dolaysız muhatabı olan kesimlerin, sözkonusu tarafların mücadele alanlarındaki pratik varlıklarına duydukları bir saygınlıkları vardı.
Bugün Dersim belediye seçimleri üzerine bunca fırtına koparılmasının esas sebebi, özellikle devletin çözüm süreci aldatmacasının ayyuka çıktığı dönemlerden ve Gezi sürecinden beri, halkın nezdinde inandırıcılığını, güvenirliğini, samimiyetini yitiren devrimci hareketin geldiği vaziyette aranmalıdır.
Mesela çok değil, birkaç yıl öncesine kadar devrimci-ulusal-demokratik hareketler nezdinde ya da ezilen sınıf ve kesimler nezdinde cereyan eden bir tartışma sözkonusu olduğunda, Kaypakkaya geleneğinin meseleye dair bir fikir ya da pratik ortaya koyması, insanların durup bir düşünmesine, kendilerini gözden geçirmesine sebep olurdu.
Güç zehirlenmesinin yarattığı etkiyle ilgisi yoktu bunun. Ya da kavgada şöyle dövüşken böyle bedel ödeyen olmakla da ilgisi yoktu. Ki ömürleri boyunca sömürülmeyi, katledilmeyi, baskı görmeyi iyi bilen bir toplum, öyle içi boş güç gösterilerine kanmayacak kadar yaşamın orta yerindeki bir mücadelenin niteliğinin nasıl olması gerektiğini iyi biliyordu.
Bir nitelikti, o saygınlığın arkasındaki. İdeolojisine, siyasi hattına katılmıyor olsalar da “elbet bir bildiği var bu güzel çocukların.” diye düşünürlerdi. Çalınan kapıya “Kamo? Kimsin” diye sorulduğunda “Mayime ma, olwoze Kaypakkayay. Biziz biz, Kaypakkaya’nın yoldaşları” cevabının içleri ısıtmasının, saygınlıkla, hürmetle karşılanmasının sebebi buydu.
Ya da donanımları nasıl olursa olsun herhangi bir muhabbet sofrasında, bir sokakta belirdiklerinde yoldaş sıcaklığıyla kucaklayan gülüşleriyle kendini belli edişlerinin sebebi de bu nitelikti. Bu samimiyet hâli, elbette kişilerin karakterleriyle ilgili değildi. Onları toplum ile o samimi sofrada buluşturan şey, inandıkları, doğru buldukları yolda gerekli olanı pratikte uygulamaya çalışan ideolojik, siyasal, pratik ve teorik nitelikleriydi.
Oysa şimdi “şöyle düşünüyoruz, öyle düşündüğümüz için de böyle yapacağız” diyen her söz, ağızdan çıktığı (klavyeye basıldığı) andan sonra hiçbir zaman pratikle buluşmayınca, inandırıcılığını yitirmeye başlıyor. Kehanete gerek yok, bu noktadan sonra toplum, açtığı sıcak kucağı kapatıyor.
Sonra vaziyet öyle bir hâl alıyor ki, dümen, yapılmak istenmeyeni dillendirme gereği bile duymadığı gerçek rotaya doğru kırılmaya başlıyor artık. Diyalektik tarihsel materyalizmin çelişki sorunsalında ortaya koyduğu üzere, yaşamdaki her şey iki zıt kutbu içinde barındırır ve bu şeylerin varlığı, içlerinde taşıdıkları bu zıtlıkların varlığına ve mücadelesine, bu mücadelede hangi yönün öne çıkıp galip gelmesine bağlıdır. Yani içinden “bu devrim mevrim, sınıf mücadelesi, işçi sınıfı falan filan... bunlar modası geçen şeyler” diyerek başka bir rotaya kırılsa da dümen, organizma kendi içinde ona karşıt olana dair nitelikli şeyleri de ufak da olsa barındırıyor. Ve girilen rotadan bağımsız olarak belli etkenler ve bahsi geçen cılız niteliğin öznel çabasıyla belli işler yapılsa da, o rotanın anlayışı onu da mundar etmesini iyi biliyor.
Nitekim Ovacık örneğinde görüldüğü gibi, hareketin güncel niteliğine zıt bir şekilde ortaya konan olumlu pratikler, bir “komünist” kelimesi vesilesiyle çorap söküğü gibi popüler kültürün garabetine uğrasa da, dümenin başındaki anlayış, o niteliği besleyip geliştirmenin, sürecin pratiği düşürdüğü handikaplarla girdiği eksiklikleri gidermenin derdine düşmüyor. Ne böyle bir becerisi ne de en önemlisi, böyle bir perspektifi bulunuyor çünkü. O cılız niteliğin pratiğinin bu handikaplara düşmesinin esas sebebi, kendisidir zira.
O, oturduğu yerden popülerleşmenin muazzam tadına varmakla meşguldür. Bu anlayışın yarattığı güç zehirlenmesiyle hareketin, ittifak görüşmeleri sürerken, hem toplumun eğilimini yoklamak için hem de bu eğilim yoklamasından geleceğini düşündüğü toplum desteğiyle masada elini güçlendirmek amacıyla Fatih M. Maçoğlu’nu Dersim belediye başkanlığına SMF’nin bağımsız aday adayı olarak kamuoyuna önden ilan etme hamlesi, tartışmaları fitilleyen durum oldu.
Dolayısıyla bu yanlış hamleden sonra bu duruma refleks gösteren, sınıfsal bakan ya da bakmayan karşıt çevrelerin, hareketin bu niteliğine, bu pratiksizliğine, bu gidişatına rağmen, üstelik ülkenin gidişatı ve kapattığı mücadele alanları ortadayken, “komünizmi popüler kültüre malzeme ettiğiniz yetmezmiş gibi, küçücük bir ilçedeki bal-nohut-fasulye üçlemesiyle komünizm devşireceğinizi iddia ederek, üstelik kimseye sormadan Dersim’e göz dikmeye hangi hakla, nasıl cüret edersiniz” penceresinden baktığı anlaşılıyor.
Aslında komünizm denen mefhumun ya da devrim mücadelesinin böyle bir şey olmadığını, harekete hâkim olan anlayışın dışındaki o cılız niteliğin (taşıdıkları handikaplar ve düştükleri hataların gerçekliğini reddetmeden) iddiasının da bu olmadığını, bu alanı komünizm tasavvurunun nasıl bir şey olduğunu halka kendisinin de dâhil olduğu çeşitli üretimsel ve yönetsel pratiklerle olanaklar ölçüsünde anlatabilmenin bir aracı olarak algıladığını ve bunun sınıf mücadelesinde ufak bir yer kapladığını onlar da biliyor.
Yani eskiden de Kaypakkaya hareketinin bu kulvarda aday olduğunu ve benzer ittifak oluşturma-oluşturamama süreçlerini belirleyen anlayışın Dersim’den güç devşirme amacındaki mülkiyetçi anlayıştan beslendiği bilinse de, bugün sözkonusu aday nezdinde görünürleşen pratiğin, hareketin siyasetine yön veren esas anlayışça yok edilen nitelik sebebiyle halk nezdinde yitirilen saygınlık, bağımsız adaylaşma hakkını kendilerine tanımamaya kadar götürüyor. Yani cılız niteliğin hatalı yanlarıyla ortaya koymaya çalıştığı pratik, hareketin belirleyici niteliğiyle ters bir durumda olunca, eleştiri sahipleri, bu kadar popülerleşmeyi ya da bu popülerleşme üzerinden okunan aday olma hâlini bu geleneğin hak etmediğini düşünüyorlar.
Dersim özelinde HDP belediyesine atanan kayyum gerçekliğinde ittifakın yapılamamasının faturasının esasının, Eren Keskin’in de dâhil olduğu çevrelerin eleştirilerinde olduğu gibi, HDP’ye değil de SMF’ye kesilmesinin arkasında da bu gerçeklik bulunuyor. Çünkü Eren Keskin de, Ayşe Hür de Ovacık deneyiminin zayıf da olsa hangi nitelikle ele alındığını çok iyi biliyor, bu azınlık niteliğin pratiğinin, içeriği popüler kültür tarafından tarumar edilmeye çalışılırken içine düştüğü handikaplardan çıkamamasının temel sebebinin hareketin dümenini tutanların anlayışı olduğunu da çok iyi görüyorlar.
Eleştirileri aslında bu anlayışa yönelik, bu eleştirileri iyi okumak gerekiyor. Bu tartışmalardaki hakarete varacak söylemlerin kurumsal yapısının geçmiş mücadele geleneğine de yönelmiş olduğu Kaypakkaya hareketini bu noktaya getiren anlayış sahiplerine, son birkaç yıldır Ovacık Belediyesi dışında bir çalışmayla gündeme gelip gelmediğini açıkça sormak gerekiyor.
Bahsedilen gündem meselesi, genel anlamda basında ve popüler kültürde oluşan gündem değil. Söylemsel olarak o çok dem vurdukları faşizm karşısında yalnız başına bırakılan halkın, sınıfın, toplumun gündemine, hatta sıkıştığı Dersim halkının gündemine bile seçimler dışında ve Ovacık belediyesi dışında girmişliği var mıdır?
Bu sorulara, dilde amentü hâline getirilen “faşizmin geldiği vaziyet, devrimci güçlere hareket alanı bırakmıyor” gibi gerekçelerle süslenen cevaplar verilmeyecekse, o hâlde ilerleyen günlerde daha da kızışarak yerelin yaşamına inecek olan tartışmalara karşı, kurtlar sofrasındaki Dersim halkını, yoldaşını, yoldaşlarını sahiplenmek adına her kesimin, özellikle de SMF’nin, elinden ne geliyorsa yapması gerekiyor.
Nitelikleri ve girdikleri rotanın ideolojik temeli buna müsaade etmese dahi, bu onların geçmiş mücadelelerine, Dersim toplumuna bir borcudur. Çünkü bu tartışmalar, bu hâliyle giderse, seçim çalışmalarının yerelde pratik açıdan halka ulaşacağı oy isteme süreçlerinde istenmeyen gerginliklere ve kavgalara açık olduğu ortadadır.
Bu noktadan sonra da başta Dersim halkı olmak üzere, tarafların faaliyetçileri ya da taraftarlarının bu süreçte en çok yıpranacak olan kesim olacağı bellidir. Bu yüzden Dersim’deki toplumsal, ulusal ve sınıfsal odakların konu hakkında bir görüşme yapıp toplumu kutuplaştıran bu tartışmalara son verilmesini sağlamak için, hem kendi tabanlarına hem de bu çevrelerden bağımsız duran halka yönelik ortak açıklamaların yapılması ve devamında buna uygun davranılması olasılığı, en yüksek seçenek olarak görülüyor.
Bu konuda öncülük görevi de, sınıf hareketi olma hâli en azından söylemsel açıdan hâlâ devam ettiği için, SMF’ye düşüyor. Her iki kurum ve diğer hareket-sendika-dernek bileşenleri ile basın açıklaması yapılarak, belediye seçimlerinin sistem içerisinde sadece bir küçücük alan olduğunu, tüm taraftarların varsa küfür-hakaret-hınç ve kinlerinin asıl yerlere (sisteme-devlete) yöneltmelerinin daha makbul olacağını açıklamaları gerekiyor.
Selin Kaya


EmoticonEmoticon