Öykü:Gece Kulübü - Tarihi Havadis

Öykü:Gece Kulübü

Bazen eve gitmek istemiyor canım. İş çıkışı Kızılay’ın kaldırımlarına vuruyorum kendimi. Serseri mayın kalabalığın, o bulanık nehrin içinde sürüklenip durayım istiyorum. Kösele ayakkabılarımın parke taşlarıyla oluşturduğu müziğin temposuyla kalabalığı yutarcasına ilerliyorum. Yine de yoldan geçenleri gözlemekten alamıyorum kendimi. Kafamda hiç bir plan yok, küçük bir gerekçe çıksa bilmediğim denizlere açılmaya hazırım. 
Sakarya’nın kirli meydanına yaklaştığım sırada güzel bir şarkı çalınıyor kulağıma. Müzik grubu da onları seyreden küçük kalabalıkta karanlığın içine saklanmış gibi. Mimarlar odasının afişleri var bir iki yerde. Uzun deri paltosuyla gitar çalan kişiyi kız zannediyorum önce. Ama o da saksafoncu ve baterist de erkek. Solistlerse uzun saçlı, küpeli bir erkekle, deri montlu, kızıl saçlı bir kız. 

Şarkıyı bitirdiğinde herkesin alkışlayıp alkışlamadığını anlamak ister gibi süzüyor kalabalığı. Kusura bakma, elimde çanta var, üstelik kalın mevzuat kitapları içinde, nasıl alkışlayayım der gibi bakıyorum bende. Sonra onu tekrar dinlemek, çantayı yere koyup coşkuyla alkışlamak geçiyor aklımdan ama araya giren erkek solistin şarkıları bitmek bilmiyor.
Sesi kötü çocuğun. Dikkatim dağılıyor. Kasabadan ilk geldiğim gün öylesine rastladığımız konseri hatırlıyorum o sırada. Aynı okulu kazandığımız kuzenimle Kuğulu Park’taki küçük bir rock konserini izleyip, bira içmiştik. İlk defa görüyordum onu, saçlarını ensesine doğru uzatmıştı, beyaz bir kot pantolon, güzel bir tişört vardı üzerinde. Tempo tutup, ellerini çırpmıştı. 
Bayağı ümitlenmiştim aslında; bu adam rahat biri, şehri çözmüş üstelik, sayesinde kız da buluruz demiştim ama öyle olmadı. Adam benden beter inek çıktı okulda, sonra saçları döküldü, platonik takıldığı kıza mezun olunca açılabildi, kız da erken davranmadı diye yalnızlığa mahkum etti bunu. Benim hikayem de onunkinden farklı gelişmedi gerçi. Saçlarım tam dökülmedi ama güzel olduğundan mı şarkı söylediğinden mi nedir çekiniyordum nedense. Bir ara oğlanın birinin günlüğünü okumuşlardı yurtta, yazdıklarını hatırlamak bile istemiyorum şimdi.
O zamandan beri aramız iyidir kuzenimle. Ortak hikayeler bağları güçlendiriyor bazen. Her şeyi paylaşıyoruz. İkimiz de evlenmeyi beceremediğimiz halde çok anlıyormuş gibi kadın erkek ilişkilerinden dem vuruyoruz ara sıra. Sık sık “Abi ıskaladık” dediğinden arkadaşlar “ıskalator Levent” diyorlar ona. Haftada bir iki kez buluşuyoruz. Sonra da gidip içiyoruz bir yerde. Neyi arıyorduk da bulamadık bilmiyorum ama halen arıyoruz.
Erkek solist susuyor sonunda. Kızın sesi Şebnem Ferah’a benziyor. Ne de güzel söylüyor. Elimdeki çantayı yere koyup alkışlıyorum bu defa. 
            O an telefonum titreşiyor cebimde, mecburen bırakıyorum alkışlamayı. Arayan her zamanki gibi kuzenim. “Neredesin?” diye soruyor.
“Sakarya’da konser seyrediyorum.”
“Ne konseri abi gece vakti?”
“Ne bileyim lan, öylesine denk geldi işte, kız güzel söylüyor. Sesin niye kötü geliyor? Bir şey mi oldu?”
“Hem oldu hem olmadı.”
“O ne demek?”
“Bu akşam farklı bir yere gideceğiz.”
“Farklı derken?”
“Gece kulübüne.”
“Pavyona yani.”
“Yok lan gece kulübü demek daha iyi. Hem İngilizcesi Night Club yazılıyor.”
“Nereden çıktı bu?”
“Ya biri var orada çalışan.”
“Bir bu eksikti. Neyse, benim de canım sıkılıyordu zaten.”
Telefon kesiliyor bir ara. İkimizde aynı anda aramaya çalıştığımızdan olacak meşgule düşüyor hatlar. Sonra konuşuyoruz yeniden. Dökülüyor bizimki. Ulus’taki işyerinden çıkışta yağmura yakalanmış geçen hafta. Ziraat Bankası’nın saçağına sığınmış. Bir an soluna döndüğünde görmüş onu. “Hayatımda kimse böyle güzel bakmadı, öylesine ürkek ve hüzünlüydü ki”, dedi. Yağmur durduğunda kız geçip gitmiş. Bu da bakakalmış arkasından. Sonrasında pencereden caddeyi seyretmiş akşamları. Sonunda da bulmuş izini. Kız Ulus’ta bir otelde kalıyormuş zaten. Geçen akşam taksiye bindiğinde takip etmiş. Taksiciye “Öndeki arabayı izle”, demiş filmlerdeki gibi. Taksici başını çevirip onu süzdükten sonra “Abi başımıza bir iş gelmesin”, diye sormuş. “Ya git işte, neyse parası vereceğiz”, diye çıkışmış bizimki. Kız Maltepe’de bir gece kulübünün önünde inmiş. Öyle yazıyormuş tabelasında. Bütün bunları anlattığında “Vay be”, dedim hayretle. “Niye söylemedin”, diye de çıkıştım. “Dalga geçmenden korktum”, deyince bozuldum biraz.
Konuşmanın sonunda, önce eve gidip saat on birde Maltepe’deki mekanın önünde buluşmak üzere sözleştik.

*
Bol ışık var tabelada, duvarlarda. Geceye kurgulanmış gizemli bir dünyayı işaret ediyor her şey. Kapıda bir iki adam duruyor iri yarı. Buyur ediyorlar. Kırmızı halıdan ilerliyoruz, sonra daha aşağıya, başka bir aleme doğru iniyoruz gösterişli merdivenlerden. Bin bir gece masallarındaki gizli kapaklı eğlenceleri, tuzak kuran, tuzağa düşürülen kadınları hatırlıyor insan.
O büyük salona geldiğimizde duruyoruz bir an. “Bu ne?”, der gibi bakıyoruz birbirimize. Erkeklerin üç dört katı kadın var içeride; sarı saçlı, süslü püslü. Mekanın gizli kuralları, usulleri olduğu anlaşılıyor hemen. Önde büyük bir sahne var, masalar serpiştirilmiş ortaya, en arkada localar yer alıyor. Önü ilikli, siyah ceketli garsonlar dört dönüyor etrafta. 
Sahneye yakın küçük bir masaya oturtuyorlar bizi. Rahatlamak için içmeye başlamamız gerektiğini hissediyoruz, iki bira söylüyoruz hemen. Mumlarla, meyvelerle süslenmiş yanar döner tabağı varmış, istemiyoruz onu. Levent garsona programı soruyor. Sahnedeki grubun son şarkısıymış. Ardından kızların şovları başlayacakmış. 
“Oğlum burada hesabı geçirirler adama”, diyorum.
“Kredi kartına yükleniriz.”
“Görebildin mi kızı?”
“Bakıyorum ama göremedim henüz.”
“Nasıl olacak peki?”
“Hele ortamı anlayalım biraz, masaya çağırabiliyormuşsun galiba.”
“Bizi oymasınlar burada?”
“Ya başlama yine, sen etrafı izle, gözlem yap, seversin böyle şeyleri. O tarafta da dünyada neler yaptın diye sorarlarsa, “Bakıyordum sadece, alıcı değildim” dersin.”
“Hadi lan, diyene bak.”
Susup, sahneye dönüyoruz ikimiz de. Bezgin gitarcı, hararetli baterist ve düşünceli orgcu eşliğinde son şarkısını söylüyor taşkın memeli Türk kızı. Gözlerindeki ışık kederini ele veriyor diyesim geliyor ama sahneyi terk ediyor çabucak. Terk etmese söyleyeceğim sanki.
Levent başıyla köşedeki bir masayı gösterip, “İşte orada”, diyor. İki adam var yanında. Yılışık yılışık konuşuyorlar. Tam seçemesem de yüzünü, ifadesi donuk. İçiyor, hem de iyi içiyor. “Lan bu kız esmermiş”, diyorum. Başını sallıyor Levent. “Fazla bakma o tarafa başımız belaya girmesin, adamlar namus işi sayar durumu”, diyorum. “Korkak”, diyor sırıtarak.
Başka bir masada azgın bir adam var, sağa sola laf atıp kızlarla konuşmaya çalışıyor, kendinden emin, burada harcayacak çok parası var anlaşılan. Birkaç kişi daha eşlik ediyor, şakalaşıyorlar aralarında. Adamın gecenin maliyetini üstlendiği anlaşılıyor, hatırlı bir müşteri gibi, garsonlar saygıda kusur etmiyor.
Levent bir ara garsonu çağırıyor. Kadınların içtiği içkilerin fiyatını soruyor. “Sizinkinin iki katı abi, yalnız ithal içki isteyebilirler”, diyor kayıtsızca. Paran yoksa niye geldin buraya, geldiysen taşra tüccarı gibi harcayacaksın iması seziyorum bakışında. 
“Oğlum bu kızlar on saniyede kafaya dikiyor bardağı. Paramız yetmez”, diyorum.
“Kredi kartıyla ödeyeceğiz dedim ya.”
“O para değil mi yani. Sen çağır şu kızı artık. Ne yapacaksın, anlamadım zaten.”
“Tanışacağız işte.”
“Böyle tipler tekin olmaz, dostu falan olur.” 
“Hep korkuyla mı yaşayacağız?”
“Kafana saksı düştü herhalde. Beş yıl önce böyle cesur olsaydın keşke.”
“Sen bu kızın gözlerini yakından görmedin, dünyanın çilesini çekmiş ama herkesi affetmiş gibi bakıyordu.”
“O ne demek lan? Azize mi yani?”
“Gelince görürsün.”
Bir ara kızların birlikte oturduğu arkalarda bir yere ilişiyor gözüm. Sigaranın böylesine ciğerleri tüketircesine çekildiğini görmemiştim daha önce. Yüzlerindeki dağınıklığı makyaj toparlayamamış. Kimi durumu idare edebiliyor ama bazılarının ifadesi insana kurşun gibi işliyor doğrusu. Bazılarınınsa paralı, aklı başında bir ahbap bulup durumu kolaylaştırma eğiliminde olduğunu hissediyorum. 
Yazdan kalan popüler yabancı şarkılar başlıyor bir anda. Işık cümbüşü içinde sahneye çıkıyor bütün kızlar. Yüzümüzdeki merakı, acemiliği fark eden garson, 
“Bu bölüm müşterilerin kızları daha iyi görmesi için”, diyor.
“Ne olacak ki görünce?”
“Çağırıp içki içeceksiniz, mekan da para kazanacak. Bu bölüm kısa sürer zaten. Birazdan tek tek ya da grup halinde şov yapacaklar.”
“Açık sözlüsün.”
“Yanlış anlama abi.”
Ne tuhaf. Kendileri için dans ediyorlar sanki, sıkıntılarını atmak için bir tür tepki onların yaptığı; hatırlamayı, unutmayı, kızmayı, affetmeyi içine alan bir ifade var yüzlerinde. 
Kızların toplu dansı bittiğinde Levent garsonu çağırıp söylüyor isteğini. Garson da “Abi şovu var, biraz sonra”, diyor.
“Ulan Levent, bu kızı yakından görüp konuşamayacağız anlaşılan”, diyorum.
“Görmeden gitmem.”
“Kaç saattir buradayız, hesapta kabardı, hem kız ne içecek, ne yapacak bilmiyoruz.”
“Endişelenme.”
“Ne yapalım o zaman, yalnız benim kafa güzelleşmeye başladı.”
“İyi, iyi.”
“Bugün Sakarya’da denk geldiğim konser var ya.”
“Evet.”
“Şarkıcı kız ona bayağı benziyordu.”
“İçinde kalmaya görsün işte.”
“Aslında söylemek istediğim de bu, şu kız seninkini hatırlatmış olmasın.”
“Yok canım, bence hiç benzemiyor.”
“Peki neden bu kadar çekti seni?”
“Demiştim sana, kimse öyle güzel bakmadı bana. Kadınlar güzelliklerini kendilerinin zannediyor ama bedenler doğaya ait bence bakışlarsa sahibine. Sana mantıksız gelebilir söylediklerim.”
“Abi tuhafsın bu gece.”
Susup sahneyi izlemeye devam ediyoruz. Kızların birisinin bakışında, diğerlerinde olmayan değişik bir hava var. Şöyle diyor sanki: “Nasıl baktığınızı görüyorum ve neyin peşinde olduğunuzu biliyorum, ama bunlar vız gelir bana. Sonuçta sizleri sevmem ve onaylamam mümkün değil.” 
Bu düşüncemi Levent’e söylüyorum. “Eğitilmiş bir aslana bazı hareketler yaptırabilirsin, ama o mağrur doğasına hükmedemezsin”, diye de ekliyorum.
“Oğlum bir dur ya, bizim kız çıktı”, diyor.
Şaşkınlıkla bakıyorum sahneye. Üç kız el ele tutuşmuş. Baleye yakın figürlerle ağır ağır ilerliyorlar. O ise aralarında; beyaz, büyük kanatları var. Fazla makyaj yok yüzünde. Başında ışıldayan bir tacı var. Diğerleri havaya kaldırıyor onu. Bakakalıyorum.
“Oğlum bu kız uçuyor.”
“Kafayı buldun sen.”
O sırada ortalık karışıyor birden, polisler dalıyor salona. Birisi piste çıkıyor: “Beyler kimlikleri hazırlasın, bayanlar kulise.” Uzun süredir kimliğimi polise göstermediğimi hatırlıyorum. Sahnede kimseyi göremiyorum artık.
*
Yarım saat sonra kendi rutinine dönüyor mekan. İkimiz de etrafı inceliyor, kızın nerede olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Saatin hayli geç olduğunu fark ediyorum. O sırada sağımızdaki azgın abinin masasında görüyoruz kızı. Levent’in rengi değişiyor. Garsonu çağırıyor hemen. 
“Bu ne lan, hani buraya gelecekti?”
“Abi kurban olayım idare et. Biraz sonra sizin masaya göndereceğim”, diyor. 
Kızın yüzünü ilk kez böylesine yakından görüyorum. Levent’in dediği kadar varmış doğrusu.
Fazla bakmış olacağız ki azgın abi hiç de dostane olmayan bakışlar fırlatıyor  masamıza. O sırada yüzünün karardığını fark ediyorum Levent’in. 
Bir anda ayağa kalkıyor. Yan masaya dönüp, bakışlarını kıza yöneltiyor:
“Adını öğrendim, nerede kaldığını da biliyorum. O gün yağmurda, saçağın altında yan yanaydık”, diyor kararlı bir şekilde.
Sanki tüm salon bizi izliyor o sırada. Bense ne yapacağımı şaşırıyorum. Uçmayı öğrenmeye çalışan bir kuş gibi debeleniyor kız.
“Ben seni tanımıyorum, anlamıyorum”, diyor.
Azgın abi bütün heybetiyle ayağa kalkıyor.
“Ulan siktir git buradan.”
Bir şey yapabilirmişim gibi yanına fırlıyorum kuzenimin. Dört beş garson araya giriyor hemen. Tartaklanıp kapı dışarı ediliyoruz. Hesabı almayı da ihmal etmiyorlar.
Taksi durağına doğru yürürken, kösele ayakkabılarımın temposunu yitirdiğini fark ediyorum. Levent’in başı önünde, omuzları düşük. 
“Bu gecenin kahramanı sensin”, diyorum.
Susuyor. Bense kendimi pek iyi hissetmiyorum. 
“Sanki bir yerden müzik sesi geliyor”, diyorum.
“Ezan okunuyor.”


EmoticonEmoticon