CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÛMET SİSTEMİNİN TARİHÎ DEĞERİ - Tarihi Havadis

CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÛMET SİSTEMİNİN TARİHÎ DEĞERİ

CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÛMET SİSTEMİNİN TARİHÎ DEĞERİ


“Belirli bir toprak parçası üzerinde egemen olan belirli bir insan topluluğunun oluşturduğu bir varlık” (Gözler, 2007: 3-31) olarak kabul edilen devlet, mensubu ve hizmetinde olduğu, toplumun kültürel kimliğini yönetime taşıma, problemlere çözüm üretme gayreti içinde olmuştur. Güncel bir ifade ile siyaset ürete gelmiştir. Toplumsal problemlere kısa vadeli çözüm üretenler, daha öncekileri tekrarlayanlar haricinde, ilk defa üretilen, sonuçları da öncekilerden farklılık gösterenler de olabilmiştir. Toplumun ihtiyacını karşılarken onunla bütünleşebilen uygulamalar, kısa zamanda dar mahalden çıkıp, millî hatta evrensel bir niteliğe bürünebilmektedir. Başlangıçta fark edilemeyen ya da çok önemsenmeyen hadiseler karşısında geliştirilen tavır, tutum ve davranışların sonuçlarında “insanların gündelik hayatında bile yer alması” gereken tarih öğreniminin (Togan, 1983: 18) katkısıyla, yerel- ulusal- evrensel gelişimi ya da çöküşü izlemek mümkün görünmektedir. 1789 Fransız Devrimi başladığında diğer devletler bunun bir iç mesele olduğunu, hatta kendilerinin daha kârlı çıkacaklarını hesaplarken, hareketin ortaya çıkardığı düşünceler, sistemler, devlet yönetimi anlayışı bütün dengeleri alt-üst etmiş, devletler arasındaki dayanışmalar, müzakereler, antlaşmalar ve tavırlar, tarihî gelişmelerin seyrini değiştirmeye yetmemişti. Sanayi devrimi ile üretim biçimini değiştiren Avrupa’nın karşısında giderek fakirleşen ziraî üretime dayanan ülkeler, batıdaki yönetim şeklinin alınması halinde meselelerini tamamen ortadan kaldırabilecekleri gibi bir düşünceye kapıldılar. Sened-i İttifak, Tanzimat ve Islahat Fermanları ile topyekun batılılaşma çizgisine dahil olan, bir taraftan Türk, bir taraftan İslâm, bir taraftan da Roma yönetim biçimini yeniden şekillendirip çok köklü bir gelenek ortaya çıkaran Osmanlı Devleti de iç ve dış hadiseler karşısında hamlelerini daha da ileriye taşıdı. 1876 yılında Meşrutî idareye ulaşmışsa da, II. Abdülhamit, Avrupa karşısında ilk defa toplumsal temelli ve destekli İslamî esaslı, bir fikir akımının hazırlayıcısı ve uygulayıcısı oldu. Eğitim, ekonomi, enerji ve ulaşım sektörüne dayalı geniş amaçlı, kıtalararası, evrensel, fonksiyonel bir programla ortaya çıktığından, dünyayı kendi aralarında sömürgelere ayırma yarışına girenlerinhedefi haline geldi. Sultan, Osmanlı sınırları ile yetinmeyip tüm Müslümanların yaşadıkları alanları programına aktif olarak dahil etti. Toplumlararası ve devletlerarası platformda güven, endişe ve korku gibi farklı hatta birbirine zıt duyguların harekete geçmesine sebep oldu. XIX. Yüzyılın son çeyreğinde başlayıp devam eden Anayasa mücadeleleri, XX. yüzyılda II. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında yurtiçinde, uluslararası platformlarda gizli antlaşmalarla ülkenin paylaşılması, mütareke döneminde de Türklüğün ölüm-kalım mücadeleleri ile bir arada iç-içe gelişmek zorunda kaldı. III. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın Amasya’dan ilan ettiği “milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” kararının gereği olarak bir yandan milli bağımsızlık, diğer taraftan da millî egemenlik sağlanmaya çalışılıyordu. 23 Nisan 1920 günü açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi1 , “zor bir görev yüklenerek” (Aslan, 2001: 11) Türk tarihinin de bir dönüm noktası oldu.


EmoticonEmoticon