Hayatı, Kişiliği ve Düşünceleriyle Hz. Ali Sempozyumu - Tarihi Havadis

Hayatı, Kişiliği ve Düşünceleriyle Hz. Ali Sempozyumu

Hayatı, Kişiliği ve Düşünceleriyle Hz. Ali Sempozyumu

http://dergipark.gov.tr/download/article-file/606998
Bursa İl Müftülüğü ile UÜ İlâhiyat Fakültesi tarafından ortaklaşa düzenlenen “Hayatı, Kişiliği ve Düşünceleriyle Hz. Ali Sempozyumu” 08–10 Ekim 2004 tarihinde Bursa/Nilüfer Diyanet Eğitim Merkezi’nde yapıldı. Sempozyumda Diyanet İşleri Başkanlığı ve çeşitli üniversitelerin ilâhiyat fakültelerine mensup 33 ilim adamı ve akademisyen tebliğ sundu. Bursa İl Müftüsü A. Zeki Elturan ile UÜ İlâhiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hüseyin Algül tarafından yapılan açılış konuşmalarının ardından oturumlara geçildi. “Sosyal ve Siyasî Hayatta Hz. Ali” konulu birinci oturum Prof. Dr. Süleyman Uludağ’ın başkanlığında açıldı. Prof. Dr. İbrahim Sarıçam tarafından “Hz. Ali’nin Hayatı ve Şahsiyeti” adlı tebliğ ile başlayan oturumda Sayın Sarıçam kısaca Hz. Ali’nin hayatını özetleyip hilâfetinin 4 yıl 9 ay sürüp, hicrî takvime göre 63 yaşında vefat ettiğini söyledikten sonra Hz. Peygamber’in Hz. Ali için “Bana göre sen, Mûsâ’ya göre Hârun gibi olmaya razı olmaz mısın? Şu kadar var ki, benden sonra peygamber yoktur” şeklindeki rivayeti İbnü’l-Cevzî’nin el-İlelü’l-Mütenâhiye fi’l-Ehâdîsi’l-Vâhiye adlı eserinde ‘vâhiye’ hadisler arasında zikrettiğini belirtti. Ayrıca İbn Teymiyye’nin de bu husustaki rivayetlere ciddi itirazları olduğunu söyledi. Zira İbn Teymiyye’ye göre bu hadis Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından Haricîlere karşı uydurulmuş olabilirdi. Oysa bu hadis başta Sahih-i Müslim olmak üzere birçok hadis mecmualarında geçmektedir, bu açıdan hadisi reddetmek yerine tevil etmek daha uygun olacaktır. Sayın Sarıçam, Hz. Ali’nin, Kur’an ve hadis konusunda önde gelen bir kimse olduğu için, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in özellikle fıkhî meselelerde kendisine danıştığını hatırlatarak ilimdeki yerine işaret etti. Ayrıca burada Hz. Ali’nin, Kur’an ve sünnete bağlı olmasını örnekleriyle açıklayarak, tasavvuf ilminin ona nispet edilmesinin sebebi zühdü, takvası, üstün ahlakı ve Hz. Peygamber’e yakınlığı dolayısıyla olduğunu ve kendisinden 586 hadis rivayet edildiğini, Hz. Peygamber zamanında yazdığı ve devamlı olarak kılıcının kınında taşıdığı birhadis sahîfesine sahip olduğunun altını çizdi. Hz. Ali’nin adalet sahibi, insan haklarına son derece riayet eden bir idareci olduğunu vurgulayan Sarıçam, “Mâlik el-Eşter’e yazdığı emirnâmesi de bunun göstergesidir” diyerek tebliğini tamamladı. Bu tebliğin müzakeresini Prof. Dr. M. Ali Kapar yaptı. Sayın Kapar, tebliğe katkı olarak Hz. Ali’nin başarılı olması için Hz. Ali’ye Medine halkının tamamının biat etmesi gerektiğini, oysa Zübeyr b. Avvâm ve Talha b. Ubeydullâh ve Hz. Âişe gibi bazı kimselerin kendisine muhalif olduğunu ayrıca Hz. Osman’ın katillerini cezalandırma hususunda da toplumun önde gelenlerinden destek alamadığını belirterek iyi bir siyaset takip edemediğini söyledi. Yrd. Doç. Dr. Adem Apak tarafından hazırlanan ‘Hz. Ali’nin Siyasî Kişiliği” başlıklı ikinci tebliğ, Apak’ın yurtdışında olması sebebiyle Doç. Dr. Asım Yediyıldız tarafından okundu. Bu tebliğde, Hz. Ali’nin özellikle Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonraki dönemdeki siyasî faaliyetleri incelenip, onun siyasî kişiliği ortaya konulmaya çalışıldı. Metnin başlangıç kısmında ilk halîfe seçiminden kendi yönetimine kadar geçen olaylardaki yeri üzerinde duruldu, daha sonra onun halîfeliği dönemindeki siyasî faaliyetleri ele alındı. Bu kısımda özellikle Hz. Ali-Hz. Muâviye mücadelesinin sebep ve sonuçları, dolayısıyla onların siyaset tarzlarının mukayeseli bir sunumu ve tahlili yapıldı. Hz. Ali’nin Hz. Peygamber’in (s.a.v.) teçhiz ve tekfini ile meşgul olması sebebiyle ilk halîfe seçimi toplantısına iştirak edemediği vurgulanarak, Hz. Ali’nin siyasî otorite sağlama girişimlerinin önündeki en büyük engelin ise Muâviye b. Ebî Süfyân’ın olduğu belirtildi. Dolayısıyla halîfenin kamuoyu desteğinden mahrum bir şekilde göreve başladığını ve tahkim hadisesinden itibaren ordusu üzerindeki kontrolünü kaybetmeye başladığını ve döneminin siyasî, içtimaî, dinî ortamına, yani konjonktüre uygun siyaset takip edemediğini belirterek siyasî krizin Hz. Ali için bu andan itibaren başlayarak sonunun kötü bittiğini söyledi. Bu tebliğin müzakeresi Prof. Dr. Adnan Demircan tarafından yapıldı. Sayın Demircan ilk olarak içeriğine isnâden tebliğin isminin “Hz. Ali’nin Siyasî Faaliyetleri” olması gerektiğini söyledi ve ayrıca, bu tebliğin Hz. Ali hakkındaki yaygın kanaatten hareketle hazırlandığı belirterek, Hz. Ali’nin uyguladığı siyasetin hatalı olduğunu o da dile getirdi. “İlmin Kapısı Hz. Ali -I-” konulu ikinci oturum Prof. Dr. M. Ali Sönmez başkanlığında açıldı. İlk olarak Yrd. Doç. Dr. Mustafa Öztürk “Hz. Ali’nin Tefsir ve Hadis İlmindeki Yeri” konulu tebliğini sundu. Sayın Öztürk konuya girişte Hz. Ali ile ilgili literatürde bilgilere bakıldığında iki ayrı Ali portresi çıktığını belirterek, meselâ bunlardan biri “İbn Sa‘d’ın et-Tabakât’ü’lkübrâ’sındaki Ali (r.a.), diğeri de İbn Şehrâşûb’un Menâkıbu ‘Ali b. Ebî Tâlib adlı eserindeki Ali (r.a.) diyerek, bu eserlerdeki Ali tasavvurlarına değindi. Zira İbn Sa‘d, Ali’yi, faziletleri, üstün meziyetleri ve zafiyetleriyle tanıtırken, Şiî âlim İbn Şehrâşûb ise Ali’nin (r.a.) büyük ölçüde mitolojik bir figür olduğundanbahseder. Oysa bunlara gerek olmadığını Hz. Peygamber’in, Hz. Ali’nin ilmî ve ahlaki üstünlüğünü, “Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır” sözüyle teyit ettiğini ve böylece Hz. Peygamber’den sonra ilim ve hikmet kaynağının Ali olduğunu belirtti. Hatta sahih olup olmadığına dair çok şey söylenen bu rivayetlerin başında “Ben hikmet eviyim, Ali onun kapısıdır” şeklindeki varyantın “Tirmizî tarafından da nakledildiğini ancak Tirmizî’nin bu rivayeti garîb ve münker olarak nitelendirdiğini nakletti. İbnü’l-Cevzî ve Zehebî gibi bazı âlimlerin ise bu rivayetin tamamen uydurma olduğunu söylemesine karşılık, Hâkim en-Neysâbûrî muhtelif varyantlarıyla birlikte hadisin sahih olduğu görüşlerini belirttikten sonra, kendi kanaatinin, bu rivayetin sahih olabileceği yönünde olduğunu çünkü rivayetin mefhûmunun Kur’ân’ın ve İslâm’ın temel değer ve öğretilerine ters düşmediğini belirtti. Ayrıca güvenilir hiçbir kaynakta Hz. Ali’nin Cefr, Câmi‘a veya daha başka bir eser yazdığından söz edilmediğini; keza, el-Kasîdetü’l-Celcelûtiyye gibi muhtelif kasidelerin ona aidiyetinin müsellem olmadığını iddia etti. Sayın Öztürk Hz. Ali’nin Resûlullah’ın sünnetine vukûfiyet hususunda sahâbe içinde en avantajlı konumda bulunanı olduğunu örnekleriyle ortaya koyarak, Sünnet’in Hz. Ali’ye göre salt bilgi nesnesi değil, hayatın her safhasında esas alınması gereken bir mesnet teşkil ettiğini, Hz. Ali’nin “Biliniz ki ben ne bir peygamberim, ne de bana vahiy geliyor” demek zorunda kaldığını; bu sözünü de, “Ben sadece gücüm yettiğince Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünneti ile amel ediyorum” diyerek açıkladığını belirtti. Bu görüşünü pekiştirme babında Hz. Ali’nin meshi ayağının altına değil, üstüne yapmasını da sünnete olduğu gibi ittibâ olarak değerlendirdi. Yine Hz. Ali’nin sünnet/hadis konusunda son derece titiz davrandığını ve bu davranışını, “Size Allah’ın Resûlünden bir hadis rivayet ettiğim zaman, gökten yere düşmek onun adına yalan söylemiş olmaktan çok daha iyidir benim için!” sözüyle ortaya koyarken, bu titizlikten dolayı kendisinden ancak 500 küsûr hadis nakledilebildiğini söyledi.