İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA MÜTTEFİK KONFERANSLARI VE TÜRKİYE İÇİN ÖNEMİ - Tarihi Havadis

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA MÜTTEFİK KONFERANSLARI VE TÜRKİYE İÇİN ÖNEMİ

İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1930’lu yılların sonu, Türkiye’nin dış politikasında birçok gelişmenin başladığı bir dönemdir. Savaşın başlangıcında Türkiye’nin dış politikadaki amaçları, Atatürk’ün stratejisinden esinlenerek belirlenmiştir. Atatürk’ün vefatı üzerine Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü kuşkusuz bu sürecin en önemli aktörüdür. İnönü’nün yanında Şükrü Saraçoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığı, yine Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuş Numan Menemencioğlu’nun da bu alandaki uzmanlığı sayesinde belirlenen strateji, Türkiye’nin dış politikasına güçlü bir şekilde yansıtılmıştır. İkinci Dünya Savaşı, Almanya’da Adolf Hitler ve İtalya’da Benito Mussolini’nin iktidara gelmeleriyle benimsedikleri yayılmacı politika ve buna bağlı işgal planları neticesinde başlamıştır. Almanya’nın savaşa girmesindeki en belirgin siyasal sebep Versailles Antlaşması ve onun getirdiği ağır yükümlülükler olmuştur. İtalya ise Akdeniz’i bir Roma gölü haline getirerek Roma İmparatorluğu’nu diriltme düşüncesi ile harekete geçmiştir. Savaş başlamadan önce İngiltere ve Fransa, Almanya ile İtalya’yı daha yatıştırabilmek için çabalamışlardır. Bu dönem Türkiye’nin Hatay Sorununu çözmeye çalıştığı ve Boğazların statüsünü kendi lehine çevirmek adına girişimlerde bulunduğu bir dönemdir. Boğazların idaresi, Atatürk’ün dış politika ilkeleri sayesinde, 1936 yılında imzalanan Montreaux Boğazlar Sözleşmesi ile savaş yapılmadan Türkiye’ye bırakılmıştır. Hatay ise savaşın başlangıcı olan 1939 yılında anavatana katılmıştır. Sonraki süreçte Türkiye, İngiltere ve Fransa ile ittifak antlaşması imzalamış, Dışişleri Bakanı Saraçoğlu, Moskova’ya giderek Sovyetler Birliği ile görüşmeler yapmış, ancak Sovyetlerin Montreaux Boğazlar Sözleşmesi statüsünde kendi lehlerine değişiklik yapılması istekleri nedeniyle bu görüşmeden olumlu bir sonuç alınamamıştır. Türk Hükümeti, her iki taraf ile yaptığı antlaşmalar sayesinde, aktif tarafsızlık ilkesini ve temkinli yaklaşımını savaş süresince sürdürmüştür. Müttefiklerin savaşta üstün konuma gelmeleri ile Türkiye’nin Sovyet endişesi de artmıştır. Müttefikler yaptıkları konferanslarda Türkiye’yi savaşa sokup doğuda başka bir cephe daha açarak Almanya’yı sıkıştırmayı düşünmüşlerdir. Türkiye ile bu amaçlara binaen yapılan Adana ve Kahire Konferansları, çok önemli kararların alınmasını sağlamıştır. Bu kararlarda Türkiye’nin askeri malzeme açısından yetersiz olması ve Müttefik yardımlarının gerekliliği, önemli noktaları oluşturmuştur. II. Kahire Konferansında İsmet İnönü’nün, Türkiye’nin savaşa eşit şartlar altında katılması isteği yerine getirilmiştir. Bu konferansta Türkiye’nin askeri durumu konuşulmuş ve Türkiye prensipte savaşa girmeyi kabul etmiştir. Sonraki süreçte ise Türkiye’ye savaşa girmesi, Almanya’ya yaptığı krom sevkiyatını durdurması ve Boğazlardan Alman gemilerinin geçmemesi gibi konularda Müttefikler tarafından baskı yapılmaya başlanmıştır. Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu bu süreçte istifa etmiş ve Şükrü Saraçoğlu ikinci kez, tecrübesiyle hem Başbakanlık hem de Dışişleri Bakanlığı görevini geçici bir süre için yerine getirmiştir. Müttefikler yaptıkları konferanslarda savaş ilan etmediği takdirde Türkiye’nin savaş sonrasında yalnız kalacağını bildirerek savaşa girmesini hızlandırmaya çalışmışlardır. Türkiye bu durumda savaşa girmeyi düşünse de, bunu savaşın son dönemecinde gerçekleştirmiştir. Konferanslar sürecinin ilerleyen zamanında, Sovyetlerin, Boğazlar ile Kars ve Ardahan illerine yönelik istekleri ön plana çıkmıştır. Sovyetler, Boğazlar konusundaki rejimin Karadeniz’e sahili olan devletler lehine yeniden düzenlenmesini istemiştir. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı süresince belirlemiş olduğu stratejiyi ve diplomasiyi sonuna kadar sürdürmüştür. Bu diploması trafiği içerisinde Türkiye’nin belirlemiş olduğu “aktif tarafsızlık” ve“temkinlilik” politikası, atılan adımların mantıklı olmasını sağlamıştır. Bu süreçte Cumhurbaşkanı İnönü, Başbakan Saraçoğlu ve Dışişleri Bakanı Menemencioğlu’nun kararlı duruşları ve ülkenin yeniden bir savaş alanı haline gelmesini engelleme istekleri ön planda olmuştur. Türkiye, Müttefik ve Mihver Devletleri ile ilişkilerinde hiçbir tarafa karşı olumsuz bir tavır takınmamıştır. Politikanın bu şekilde yürütülmesinde Türk hükümet yetkililerinin yaptıkları açıklamalar da bunu doğrulamaktadır. Bu da sürdürülen politikanın ne derece dengeli ve tutarlı olduğunu göstermektedir. Türkiye bu süreçte hem Müttefiklerden aldığı yardımlarla hem de Almanya’dan aldığı askeri finansmanla askeri durumunu güçlendirmeye çalışmıştır. Burada iki türlü taktiğin ortaya çıktığı görülmektedir. Bunlardan ilki, savaşa girme konusunda Müttefiklere sunulan tezler ikincisi ise bu tezler üzerinden alınan yardımlar ile askeri gücünü artırmaktır. 1. İkinci Dünya Savaşı Çerçevesinde Türkiye’nin Dış Politika İlkeleri Türkiye’nin, kurucu lider Atatürk’ün dış politikadaki temel ilkeleri doğrultusunda “milli çıkarların” ve “ülke egemenliğinin mutlak şekilde” korunmasına öncelik verdiği görülmektedir. Böyle bir politikanın ışığı altında yürütülmesi öngörülen diplomasi, iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmeyi ve bu amaçla dünya politikasında ağırlığı olan bazı ülkelerle iş birliği yapmayı gerektirmiştir.1 Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın yeni bir büyük savaşa doğru gittiği dönemde, pek çok önemli iç ve dış sorununu çözüme kavuşturmuş, büyük gelişme ve kalkınma hareketlerini başarıyla gerçekleştirmiştir. Özellikle 1936 Montreaux Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasından sonra, dış siyasetinde önemli bir değişim hareketi başlamış ve Batılı devletlerle olan ilişkileri güçlenme yoluna girmiştir.2 1930’lu yıllarda Türkiye, öncelikle Millî Mücadele döneminde savaştığı Yunanistan ile Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması yapmıştır. Ayrıca, 9 Şubat 1934 tarihinde, samimi bir girişimle Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında Balkan Paktı’nın imzalanmasını sağlamıştır. Önder’in aktardığına göre Mustafa Kemal Atatürk, bu paktın Türkiye’nin sınırlarının korunmasında önemli bir rol oynayacağını ifade etmiştir. 3 Bu tutumlar Türkiye’ye barışçı bir çerçevede anlaşmalar yapma ve topraklarını güvende tutma olanağını vermiştir. Yine bu sebeple, Türkiye, İran, Afganistan ve Irak ile 8 Temmuz 1937’de “Sadabad Paktı” adı verilen karşılıklı bir iş birliği antlaşması imzalamıştır. 4 Bu arada İtalya, Akdeniz’deki emelleri ve adalar ile ilgili tutumu nedeniyle Türkiye tarafından güvenilmeyen bir ülke konumuna gelmiştir. Almanya’nın Versailles Antlaşması’nın zincirlerini kırarak gelişmeye başlaması Batılı diğer devletleri endişelenmeye sevk etmiştir. 5 Bununla birlikte Almanya’nın Çekoslovakya ve Polonya gibi yerleri işgal etmesi ve “hayat sahası”6 politikası izlemeye başlaması, Türkiye’yi de temkinli olmaya sevk etmiş, diğer yandan savaş malzemeleri için yedek parça alımları konusunda Almanya’yla yakın ilişki içinde olmasına sebep olmuştur. Bu durum, Türkiye’nin ekonomik anlamda Müttefiklere karşı hareket serbestisini kısıtlamakla kalmayıp, siyasi durumunu da önemli ölçüde etkilemiştir. Numan Menemencioğlu’nun bu sırada Alman Dışişleri Bakanı Joachim Von Ribbentrop’a bir savaş çıkması halinde Türkiye’nin “tarafsız kalıp sakin sakin yalnızca iç kalkınmasını sürdüreceğini ve yüz yıllık bir açığı kapatması gerektiğini bildiğini” söylemesi kayda değer bir ifadedir. 7 Almanya’nın ilhak ettiği yerleri İngiltere ve Fransa öncülüğünde 1938 yılında yapılan Münih Konferansı ile alması, gücünü göstermesi ve kabul ettirebilmesi bakımından önemlidir. Türkiye’deki basın da bu olayları yakından izlemiştir. Kılıç’ın aktardığına göre Yunus Nadi, “Harb Harablığı” başlıklı makalesinde, bu iki ülkenin Alman isteklerini kabul etmesini barışa hizmet olarak değerlendirmektedir. Almanya ile anlaşma zemini yarattığı için İngiltere Başbakanı Chamberlain’e “sulhun ileri ve yüksek kıymetini çok derinden anlamış bir adamdır” demiştir.