MEHMET AKİF ERSOY’UN MEZARLIK ŞİİRİNDE “ÖLÜM” KAVRAMINA BAKIŞI - Tarihi Havadis

MEHMET AKİF ERSOY’UN MEZARLIK ŞİİRİNDE “ÖLÜM” KAVRAMINA BAKIŞI

MEHMET AKİF ERSOY’UN MEZARLIK ŞİİRİNDE “ÖLÜM” KAVRAMINA BAKIŞI

http://dergipark.gov.tr/download/article-file/633715

İnsanoğlu var olduğu günden itibaren ölüm ve sonrasını anlamaya çalışmıştır. İnsanın felsefî ve metafizik yollarla yaptığı sorgulamalar, onu bir çıkmaza sürüklemiştir. Ölüm algısı, kişinin dini anlayışına, psikolojisine, yaşadığı topluma ve çağa göre değişebilir. Kimi insanlar için ölüm korku ve dehşet verici bir duyguyken kimileri için, tam anlamıyla bir teslimiyet veya tevekküldür. Ancak özellikle “Her nefis ölümü tadacaktır” 1 ilahî mesajı inananlar için tam bir teslimiyet sağlamış ve isyana gidişi önlemiştir. Ölümün yok ediş gücü karşısında kendisini aciz hisseden insan, kendini değişik vesilelerle avutur. İnsanın yalnızca maddi tarafının, yani bedeninin ölümlü olduğuna, ruhunun kalıcı ve daimiliğine inanan toplumlar, ölüm karşısında korku duymaz, sükûnetini korur.2 Kimileri için trajik bir yok oluş olan ölüm, tasavvufa gönül veren Yunus Emre gibi büyük şairlerde ruhun edebîliği anlamına gelir. Ayrıca bu dünyanın amacı ahiret için hazırlanmak ve “sevgili” diye nitelenen yaratıcıya kavuşmaktır. Yunus için hayat, bir çalışıp hazırlanma bir imtihan günüdür. “Nasıl çalışkan bir talebe hem imtihan gününün gelmesini hem de gecikmesini isterse; o günü nasıl heyecanla bekler, sonra, biraz daha hazırlanmak için vakit ararsa; nihayet, sonunun mükâfat olacağını umduğu o güne gizli bir sevgi duyarsa, hakiki bir sofi için de ölüm günü biraz böyle beklenir. Toprak olmak güzelleşir; dervişi biriciksevgilisine kavuşturan ölüm günü bütün o korkunç karanlığını kaybeder.”3 Ölüm, bir ızdırap kaynağı olmaktan ziyade Mevlana’da görüldüğü gibi şeb-i arus yani düğün gecesi4 olarak tasvir edilmiş, sevgiliye kavuşmak için farklı tasavvuf kavramları geliştirilmiştir. Yunus Emre’de olduğu gibi Mevlânâ’da da ölüm karanlık ve korkutucu olmaktan çıkmıştır. İslamiyet öncesi Türk toplumunda ölüm, ölenlerin ardından düzenlenen yuğ törenlerinde ölen kişinin kahramanlıklarını, iyiliklerini anlatan sagularla işlenmiştir. Aynı şekilde klasik şiirimizde mersiyeler, Türk Halk şiirinde ise ölen kişiyi anlatmak, onların iyiliklerinden bahsetmek için ağıt türü kullanılmıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde ölüm, genel tavrın dışında, kabulleniş ve tevekkül sınırlarının dışına çıkar. Bu değişimde romantizm akımının etkisi vardır. “Romantizm, klâsik terbiyedeki akıl ve mantığın hâkimiyetine karşı getirdiği ferdîlik, Allah fikrinin din çerçevesinden çıkışı yeni bir panteizmdi. Bir taraftan sanatkârı, duyuşlarında serbest bıraktığı gibi öbür yandan da cemiyet ve tabiat kanunlarına karşı isyana sevk etmişti.” 5 Tanzimat Dönemi ölümün metafizik boyutta sorgulanması bakımından önemlidir. Akif Paşa, kızı için yazdığı mersiyede bir ölüm haberi verir gibidir. Torununa yazdığı mersiyede ise ölüm, insanın hayat karşısındaki dramatik gerçekliğidir.6 Akif Paşa, Adem Kasidesi’nde ise ölümü derinlemesine irdeleyecektir. Bu eserde hayattan bıkmış, muzdarip, ümidini kaybeden ve bedbin bir insanın ruh hali vardır. Bu eser ile ölüm âdeta ferdî bir ızdırap halini almıştır. 7 Âkif Paşa, “Adem Kasidesi ve bilhassa torunu için yazdığı o küçük mersiye ile, herhangi bir tesire maruz kalmaksızın, sadece hayatının arızalarıyla yeni denilebilecek bir edebiyatın numunelerini vermiştir.” 8 . Recaizade Mahmut Ekrem, “Yakacık’ta Akşamdan Sonra Bir Mezarlık Âlemi” şiiriyle “mezar başında murakabe modası”nı başlatır. 9 Bu şiir mezar başında hasbıhal olarak kurgulanmıştır. Gerçek hayatta ölen bir sevgilisi olmayan Ekrem, bu şiirde herhangi bir mezardan hareketle ölüm kavramına yoğunlaşır 


EmoticonEmoticon