Selçuklularda Vuku Bulan Taht Kavgaları Üzerine Bir Değerlendirme Melikşah Dönemi Taht Kavgaları (1072-1092) - Tarihi Havadis

Selçuklularda Vuku Bulan Taht Kavgaları Üzerine Bir Değerlendirme Melikşah Dönemi Taht Kavgaları (1072-1092)

Devlet toplum üzerinde hâkimiyet kuran, hukuki bağlamda emretme hak ve yetkisine sahip olan yüksek bir sosyal ve siyasal düzen bütünüdür1 . İbn-i Haldun, “Ortaçağ devletleri, asabiyet yönü kuvvetli olan kavimlerce şiddet, kuvvet ve saldırganlıkla elde edilerek kurulurdu. Devletin ömrü, devleti kuran kavmin nüfus bakımından azlık, çokluk ve niteliklerini muhafaza etmeleriyle doğru orantılıydı. 2 ”olarak belirtmiştir. Selçukluların kuruluş dönemi için bu kısımlarda bahsedilen unsurlar açıkça görülmektedir. Hükümdar kavramı ise taht sahibi, bir ülkeyi tek başına yöneten, gücü elinde bulunduran devlet başkanı anlamına gelir. Türklerde devlet ve hükümdarlık anlayışı oldukça eskiye dayanır ve birbiriyle ayrılmaz bir bütünlük içindedir. Devlet ve hükümdarlık kurumu gelenek olarak çeşitli iç ve dış mücadeleler ile günümüze kadar gelen önemli kavramlardır. Türk Devletleri’nin tarihi incelendiğinde egemenlik kaynağının Tanrı olduğu görülmektedir. Buna göre Tanrı, egemenliği doğrudan değil bir vasıta aracılığı ile kullanır. Bu vasıtanın ise Türk Kağanı olduğu bilinir. Bu durumda ‘devleti idare etme gücü ve yetkisi’, Tanrı tarafından Türk Kağanına verilir. Bu hükümdarlığın Tanrı tarafından verildiğinin kanıtıdır.Türk Kağanı ise kendisini Tanrı tarafından özellikle seçilmiş, doğuştan bazı olağanüstü güç ve yetkilerle ödüllendirilmiş bir kişi olarak görür ve kabul eder. Tanrı’nın Türk Kağanına bahşettiği bu üstün güç, nitelik ve yetkiler, Göktürk yazıtlarında, “kut” (siyasi iktidar), ülüg veya ülüş” (kısmet, nasip, pay) ve “küç” (güç)” gibi kavramlar olarak belirtilmiştir. Böylece, Türk Kağanına “kut” niteliği ile hükmetme ve hükümdarlık güç ve yetkisi Tanrı tarafından bahşedilmekte ve kendisi siyasi iktidara sahip kişi olarak devletin başına geçmekteydi. Türk Kağanı “ülüg veya ülüş” niteliğiyle ise Türk ülkesinde bolluk ve bereket yaratılmasına vesile olmaktaydı. Böylece Tanrı, Türk Kağanına “iktisadi güç” kazandırmaktaydı. Tanrı’nın Türk Kağanına bahsetmiş olduğu son nitelik “küç” ise Türk Kağanının savaş yeteneğini arttırmakta ve ona zaferler kazandırmasını sağlamaktaydı. Bu bilgilere dayanarak söylenebilir ki, Eski Türk devletlerinde, Türk hükümdarları, Tanrı tarafından seçilen ve üstün niteliklere sahip kişiler olarak bilinirler. Hükümdarlık ise hanedan üyeleri arasında birinden diğerine kan yoluyla geçen bir gelenektir. Buna göre bütün hanedan üyeleri iktidar üzerinde eşit haklara sahip olur. Ancak Tanrı iradesini, hükümdarlığa en çok layık ve yetenekli olan hanedan üyesi üzerinde kullanır. Buna göre iktidar için yapılan mücadeleler sonucunda tahtı ele geçiren hanedan üyesi, Tanrı’nın iradesi tarafından hükümdarlığa seçilmiş kişi olarak kabul edilir. Dolayısıyla eski Türk devletlerinde hanedan üyeleri arasında hükümdarlık için yapılan taht mücadeleleri kaçınılmaz ve meşru bir olay olarak görülmektedir. Mevcut hükümdarın henüz tahtta iken şehzadelerinden birini veliaht olarak ilan etmesi ve bu şehzadenin tahta çıkması dahi hanedan üyeleri arasında oluşabilecek taht kavgalarına engel olamamıştır. Çünkü diğer şehzadeler veliaht olarak ilan edilen şehzadenin kendilerinin hakkını gasp ettiği duygusuna kapılmış ve isyan faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu nedenle tahta geçen yeni hükümdarın diğer hanedan üyeleri üzerinde otorite kurması ve düzeni sağlaması çoğu zaman uzun ve zorlu bir mücadeleyi gerektirmiştir. Tahtta hakkı olduğunu düşünen diğer hanedan üyelerinin ve onları destekleyen kitlelerin susturulması ise sadece devletin başına dirayetli ve yetenekli bir hanedan üyesinin geçmesi ile mümkün olabilir. Türk egemenlik anlayışının doğal sonucu olarak ortaya çıkan taht mücadeleleri incelendiğinde bu konunun hem olumlu hem de olumsuz taraflarının olduğu görülür. Yaşanan taht mücadeleleri uzun ve yıpratıcı bir süreç olsa dahi, devletin idaresinin hanedan üyeleri arasından en dirayetli ve yetenekli olana geçmesi, devletin ve toplumun lehine olan bir durumdur. Bu mücadelelerden dolayı devletin güçten düşüp zayıflaması ise yaşanan bu taht mücadelelerinin olumsuz tarafı olmuştur. Zaten genel anlamda bakıldığında eski Türk devletlerinin dışardan gelen darbelerle değil iç müdahaleler sonucunda yıkıldığı anlaşılıyor. Taht kavgaları da iç müdahalelerin başında gelmektedir. Başlı başına bir sorun teşekkül eden bu duruma yani eski Türk devletlerinde tahta geçecek hükümdarın belirlenmesinde birçok yöntem uygulanmış fakat bu kesin ve belirli bir kurala bağlanamamıştır. İdari Teşkilatın Kurulması, Gelişmesi ve Şekillenmesi Selçukluların, Dandanakan zaferinden sonraki durumları tam bir devlet niteliğinde olup atılan adımlar ve icraatlar bu minval üzerine kurulmuştur. Bu açıdan bakıldığında, Dandanakan zaferi sonrası, Gazne topraklarında resmen bir Selçuklu Devleti’nin kurulmuş olması, aynı zamanda Horasan’ın yalnızca fiili olarak değil, resmi manada da Gaznelilerin elinden çıktığını gösterir3 . Savaşın hemen sonrasında Selçuklu tahtına oturan4 Tuğrul Bey devrinde, diğer beylerin de onayıyla, Türkistan hanlarına, Karahanlı hükümdarlarına Buhara’da ki Ali Tekin’in oğullarına, Börü Tekin (Böriteğin)’e ve İran’daki Kâkuyi Emiri Alâüddevle Muhammed’e Tuğrul Bey’in imzasını taşıyan mektuplar (fetihnameler) gönderilir. Bu mektuplarla Gazneliler karşısında galip geldiklerinden başka artık Selçukluların devlet niteliğinde tanınmasına dair durumları ibraz edilmiştir5 . Selçuklu beyleri daha sonra aynı ay içerisinde Merv’de Tuğrul Bey’in konuşması ile açılan büyük bir kurultay toplamışlardır. Toplanan bu büyük kurultayda çok önemli kararlar alınmıştır6 . Tuğrul Bey’in önderliğinde yürütülen kurultayda alınan kararlardan dikkat çekici olanı; Abbasi Halifesi Kaim bi-Emrillah’a detaylı anlatımlar içeren ve Abbasi Halifeliği tarafından tanınmalarını vurgulayan bir mektubun gönderilmiş olmasıdır7 . Gönderilen bu mektup, Selçuklu elçisi Abu İshak al-Fuka’i ile Bağdat’a iletilmiştir. Mektupta özellikle, Gazne Sultanı Mahmud ve oğlu Mesud dönemlerinde kendilerine karşı yapılan zulümlerden ve fenalıklardan bahsederken, bu durum karşısında Horasan büyüklerinin onları muhafaza ve himaye ettiklerini, kendilerini savunmak maksadı ile savaştıklarından başka, neticede olarak da zafer kazandıklarını anlatarak Abbasi Halifesini bilgilendirmişlerdir8 . Ayrıca mektupta, kendilerinin paşazade yani Afrasyab, Oğuz Han soyundan olduklarını; ama Gaznelilerin köle zade olduklarını, Selçukluların merhametli olduklarını, zulmü kaldırıp adaleti getirdiklerini ve Selçuk oğullarının eskiden beri halifeliğe bağlı, saygılı ve sadık olduklarını yazmışlar; aynı zamanda küffara karşı cihat ve gazaya devam edeceklerini belirtmişlerdir9