Token’lardan Çivi Yazılı Kil Tabletlere: Yazının İcadında Muhasebenin İzleri - Tarihi Havadis

Token’lardan Çivi Yazılı Kil Tabletlere: Yazının İcadında Muhasebenin İzleri

Muhasebenin geçmişini ve tarihsel süreçte nasıl ortaya çıktığını tespit etmeye yönelik olarak yapılan pek çok araştırmada, muhasebenin insanların hesaplaşma ihtiyacından doğup geliştiği ifade edilmektedir. Gerçekten de bozulmadan günümüze ulaşabilen kil tablet ve papirüs gibi arkeolojik kanıtlarda, ticari işlemlerin hesabını yansıtan kayıtlara rastlanmaktadır. Bu durum da muhasebenin kökeninin, tarihsel süreçte binlerce yıl öncesine dayandığını göstermektedir. Muhasebe ile ilgili en eski kayıtlara, Sümerlere ait çivi yazılı tabletlerde rastlanmaktadır. Birçok kil tablette, tarım ve hayvancılıkla ilgili ticari işlemlerin hesabının yer aldığı görülmektedir. Bu durum “yazı icat edildikten sonra mı muhasebe işlemleri kaydedilmeye başlandı, yoksa ticari işlemlerin kaydedilmesi ihtiyacı mı yazının icadına neden oldu?” sorusunu akla getirmektedir. Nitekim insanlar arasındaki ticari muameleler, avcı-toplayıcı yaşam biçimini terk edip, yerleşik düzene geçildikten sonra artış göstermiş ve zaman içinde daha da gelişmiştir. Yerleşik yaşam biçimi, dünyanın farklı bölgelerinde farklı tarihlerde benimsemiş olmasına rağmen, kronolojik olarak yazının keşfinden yaklaşık 5000 yıl önce gerçekleştiği kabul edilmektedir. Arkeolojik kazılar sayesinde edinilen bilgiler, insanların o dönemlerde de hafızalarında kalan bilgilere güvenmediklerini ve geliştirdikleri bazı araçlar vasıtasıyla ticari işlemlerinin hesabını tuttuklarını göstermektedir. Bu çalışmada muhasebenin yazının icadı konusunda nasıl itici bir rol üstlendiği araştırma konusu yapılacaktır. Ticari işlemlerin hesabının tutulmasında kullanılan “token”lar hakkında bilgi verilecek, “token”lar ile başlayan ve en eski yazı sistemi olarak kabul edilen Sümer Çivi Yazısı’nın keşfi ile sonuçlanan serüvende muhasebenin kökeni arkeolojik veriler ışığında ortaya konmaya çalışılacaktır. 2. YAZININ İCADI İnsanlık tarihi incelendiğinde devrim niteliğindeki en önemli gelişmelerden biri hiç kuşkusuz “Yazının İcadı”dır (Özbay, 2005:70-71). Tarih ve medeniyet, yazının icadıyla başlamıştır (Özkaral, 2015:372). İnsanlar, Paleolitik Dönem3 ’den itibaren birbirleri ile iletişim kurabilmek için bazı semboller ve işaretler kullanmış ve bu işaretleri bazı nesneler üzerine resmetmiş veya oymuştur. Neolitik Dönem4 ’de yerleşik hayata geçen insan, hayvanları evcilleştirmeye ve tarımla uğraşmaya başlamış, böylece insanlar arası ilişkiler artmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak iletişimde anlaşmanın sağlanabilmesi için kullanılan sembol ve işaretlerin sayısı da artmış ve daha sık kullanılmaya başlanmıştır. Anılan bu gelişmeler ise yavaş yavaş yazının icadına zemin hazırlamıştır (Kılıç, 2009:124). Ancak yazının nasıl keşfedildiği konusu uzun süre gizemini korumuştur. Yüzyıllar boyunca yazının nasıl icat edildiğini açıklamaya yönelik pek çok başarısız girişim gerçekleştirilmiş, 19. yüzyılın başlarında Mezopotamya’da yapılan arkeolojikkeşifler sayesinde “yazının kökeni”, sağlam ve güçlü kanıtlarla aydınlığa kavuşmaya başlamıştır (Mattessich, 1987:72). İnsanlık geçmişinin çoğunda konuya mitolojik açıdan yaklaşılmış ve yazının icadı, genellikle ilahi kökene atfedilmişti. Örneğin Eski Babil’de yarı insan yarı balık olan Tanrı Oannes’in dil bilimi ve yazma sanatını denizden insana aktararak öğrettiği inancı hakimdi. Eski Mısır’da köpek Tanrı Thoth (köpek başlı babun) bilgeliğin, bilginin, dil, tıp ve sihrin tanrısı idi ve insanlığa yazıyı öğretmekten sorumluydu. Yunanlılar ayrıca Eski Mısır Tanrısı Teuth’u aritmetik hesaplama, geometri ve en önemlisi harflerin mucidi olarak görüyordu. Roma döneminde yazıyı icat etme lütfu, tanrıların elçisi olan Merkür’e geçmişti. Hristiyanlık çağında ise yaygın inanış, Tanrının parmağı ile yazılmış olan “Tables of the Law” ile ilahi vahiy tarafından yazının, Musa’ya verildiği yönündeydi. Ayrıca İbranice alfabenin, yazının en erken biçimi olduğu da yaygın bir inanıştı. 1603 yılında Alaxender Top “The Olive Leaf” isimli eserinde Tanrı’nın yaratılışta 22 işçiden her birini İbranice alfabenin 22 harfinden biri ile başlayan bir kelime ile isimlendirerek zaten alfabeyi yarattığını belirtmişti. Yazının ortaya çıkışına mantıklı bir açıklama getirmeye çalışan ilk kişi William Warburton idi. 1738 yılında yayınlanan “Musa’nın İlahi Elçiliği”nde yazar, yazının insana doğaüstü bir varlık tarafından tam teşekküllü bir alfabe şeklinde hazır şekilde sunulduğu fikrini reddetmişti. Bunun yerine yazının resimlerden ideogramlara, daha sonra da sesleri temsil eden karakterlerden oluşan karmaşık sisteme kadar uzanan evrimsel bir süreç sonucu ortaya çıktığını ileri sürmüştü. Yakın Doğu’da son dönemdeki büyük arkeolojik keşifler, bu hipotezi doğrulamış gibi görünmekteydi, çünkü yazının ilk olarak Mezopotamya’da ortaya çıktığını gösteren kanıtlar bulunmuştu. Arkeologlar Nineveh, Girsu, Shuruppak ve Uruk gibi yerleşim yerlerinin kalıntılarında, binlerce çivi yazılı kil tablet ortaya çıkarmıştı (Schmandt-Besserat, 1986a: 31-32). Araştırmacılar tarafından yazının ilk olarak M.Ö. 4. bin yılın ikinci yarısında yani M.Ö. 3200-3100 yılları arasında Güney Mezopotamya’da yerleşik olan Sümerler tarafından icat edilerek geliştirildiği ifade edilmektedir (Dartman, 2009:6, Kılıç, 2009:124). Genel görüş, dünyada bilinen en eski yazılı belgelerin Sümerler’e ait çivi yazılı kil tabletler olduğu yönündedir (Azertürk, 2014:72). En eski kil tabletler, M.Ö. 3100 yılına tarihlenmiş ve büyük