XVII. YÜZYILDA OSMANLI VE İNGİLTERE’DE KRİZLER VE DÖNÜŞÜMLER KARŞILAŞTIRMALI BİR TARİH PERSPEKTİFİ - Tarihi Havadis

XVII. YÜZYILDA OSMANLI VE İNGİLTERE’DE KRİZLER VE DÖNÜŞÜMLER KARŞILAŞTIRMALI BİR TARİH PERSPEKTİFİ

Oldı devletlüler etfâl sıfat Oglan oyuncagı oldı devlet Dikkat olınsa eger devletine Zilleti degmez anun izzetine …”1 Yukarıda zikredilen dizeler bir XVII. yüzyıl şairi olan Ne’vizâde Atâyi’nin (ölm. 1636), dönemin düzenini son derece sert dille eleştirdiği Hamse’sinden bir kesittir. Bu dizeleri Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi Sultan II. Osman’ın katledilmesinden hemen sonra yazması ise son derece manidardır. Yedi iklimi kabzasına alan cihanşümul Osmanlı İmparatorluğu’nun sultanları aslında uzun süreden beri saltanatlarını tek başlarına gerçekleştirmiyorlardı. Daha doğru bir ifade ile Osmanlı sultanlarının yönetimin tek merkezi olduğu düşüncesinin ne derece doğru olduğu sorusu belirtilen tarihsel süreçte aranmalıdır. Osmanlı kaynaklarının XVI. yüzyılın sonundan başlayarak nizamın bozulduğu yönündeki iddialarını tekrarlamaları hiç kuşku yoktur ki bu düşüncenin en sağlam dayanağını teşkil etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu üzerine tarih yazımının bugünkü durumuna genel bir bakış, kendine özgücülüğün (particularism) izlerini hemen belli etmektedir. Nitekim Osmanlı tarihinin diğerleriyle karşılaştırılamazlığı ve aynı şekilde ele alınamazlığının vurgulanması bakış açımızı daraltmış ve birçok yanlış anlaşılmanın -Osmanlı sultanlarının mutlak otoritesi gibi- ortaya çıkmasına neden olmuştur.2 Şüphesiz bu kendine özgücülük Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihini yazmakta çağdaşı olan diğer devletler ile yapılacak bir karşılaştırma zeminini ortadan kaldırmaktadır. Osmanlılar da Avrupalı çağdaşları gibi krizler yaşayıp, bu krizleri aşma noktasında kimi zaman onlarınkine benzer, kimi zaman ise farklı bir tertip ile yaşanılan krizleri sancılı da olsa atlatmaya çalışmıştır. Osmanlı tarihçileri sık sık, örneğin iltizam gibi dünyanın oldukça farklı devletlerinde ve kültürlerinde peyda olan olguları yalnızca Osmanlı İmparatorluğu’nu etkileyen dönemsel faktörlerin bir sonucuymuş gibi ele alma eğiliminde olmuşlardır. Bu eğilim yalnızca Osmanlı uzmanlarını yanlış yöne sürüklemekle kalmamakta, aynı zamanda konunun uzmanı olmadığı halde Osmanlıyı da içeren bir karşılaştırmalı tarih yazmak isteyenlerin karşılaştıkları açmazları daha da büyütmektedir. Buna en iyi örnek, Avrupa’nın mutlakiyetçi devletleri üzerinde yoğunlaşan kitabında Osmanlı içinde bir bölüm yazan Perry Anderson’dır. Araştırmasını ikincil kaynaklara yoğunlaştıran Anderson, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini Avrupa’dan farklılaştıran özelliklerini vurgulayarak Avrupa’nın özgün olarak nitelendirildiği tarihsel ilerleme çizgisinin altını da özellikle çizmektedir. 3 Bunun dışında Osmanlıların süregelen araştırmalarda “savaşçı” bir devlet olduğu savı da örnek verilebilir, fakat buradaki temel sorunsal şudur; Osmanlıları çağdaşı olan diğer devletlerden ayıran bir “savaşçı” kimliğinin ya da modelinin geçerliliğinin sınırlarını neye göre belirleyeceğimizdir. Osmanlı bakış açısından, “kâfir”e karşı savaş yoluyla İslam topraklarını genişletme ideolojisi padişahların saltanatının bir tür garantisi yahut kendi saltanatlarının meşrulaştırılmasında mühim bir rol niteliğindeydi. Öte yandan “Türkler”e karşı savaş Habsburg hükümdarlarının da güçlü bir meşruiyet aracıydı. Dolayısıyla hem erken modern dönem Avrupa devletleri hem de Osmanlı İmparatorluğu savaş için örgütlenmişlerdi, başlıca varlık nedenleri buydu.4 Osmanlı’nın savaşçılık üzerinden değerlendirilmesine karşıt olarak Daniel Goffman, bu savaşçı ideolojinin erken modern çağda Avrupa’daki hemen hemen her devleti açıklamak için kullanılabileceğini vurgular. Erken modern çağdaki Habsburg, Fransız ya da İngiliz devletinin var olma nedeninin de savaş olduğunu ve bir diğer yerinde yaptığı saptamayla İngiltere’de yerel birimlerdeki polis şeflerinin aynı zamanda hem polis hem de asker olduğunu belirtmektedir.5Bunun haricine Osmanlı kuruluşuna dair Paul Wittek’in gaza tezi, kâfire karşı “kutsal savaş” teorisini kuvvetlendirmiş ve uzun yıllar kabul görmüştür.6 Hem savaşçı devlet modeli hem de Osmanlı kronik yazarlarının eserlerinde geçen nizamın bozulması olayı modern dönem tarihçileri tarafından eleştirel bir okumaya tâbi tutulmadığı için, anakronik yaklaşımlardan kurtulamamaktadır. Wittek’in hala üzerinde tartışılan evladiyelik tezinin aşılması bağlamında ufuk açıcı bir şekilde Wittek’in, Ahmedî’nin İskendernâme7 adlı eserini kullanışı hususundaki açıklamalarıyla Heath W. Lowry, araştırmacılara alternatif göstermektedir. Çünkü Wittek, Ahmedî’nin eserinden faydalanırken oldukça seçici davranarak 344 beyitten yalnızca 13 tanesini kullanarak erken dönem Osmanlı sultanlarına atfedilmiş metnin yüzde 4’ünden azını alıntılamıştır.8 Dahası ise Wittek’in Türk-İslam geleneğindeki Nasihatnâme geleneğinden bîhaber gibi davranarak, İskendernâme’yi tipik bir tarihsel metin olarak değerlendirmesidir.9 Oysa bu metnin Osmanlı tarihi boyunca örneklerine rastladığımız hükümdarlara öğüt ve yine onların iktidarlarının meşrulaştırılması amacıyla, tıpkı Rönesans devrindeki Machiavelli’nin, Medicilere yazdığı gibi bir hedefi vardır.10 . Öte yandan gazi meselesine yönelik bir diğer karşı tez ise İbn-i Batuta’nın İznik’te Orhan ile karşılaşması ve onun ihsanlarına nail olmasıdır. Batuta burada Orhan’dan “gazi” diye bahsetmez, ondan “Türkmen padişahlarının en ulusu, en zengin ve en üst beği” olarak bahseder. İbn-i Batuta’nın böyle bir tabir kullanması mühimdir, nitekim o, gaziliğin doğasını bilmeyen birisi değildir. Bunun dışında Kafadar’ın işaret ettiği şekilde gazilik yıllar boyunca değişkenlik gösteren bir terminolojidir. Örneğin Pir Sultan Abdal gerçek gazi olarak Safevîleri görmüştür. Yine bu teze yönelik Kafadar’ın zikrettiği bir örnek vardır. Kantakuzenos, çok kez müttefik olmayı tercih ettiği ve nihayetinde hükümdarı damadı olan Osmanlıların İslami yönüne önem vermemeyi tercih ettiği gerçeğidir.11 Yine daha erken bir Bizans eliti olan Gregory Palamas, Osmanlı’ya esir düştüğü günlerinde yazdığı mektuplarında Orhan’ın sarayında âlimlerle tartışmaya girdiğini zikretmiştir.12 Gaza tezi son tahlilde Osmanlı araştırmacılarını bir hayli meşgul etmiş ve edecek gibi de duruyor. Lâkin daha yukarıda kısaca belirtildiği üzere kaynakların yüzeysel okunması ve “isteğe bağlı” bir pencereden bakma uğraşlarının, duayen tarihçiler tarafından açıkça saptanarak çürütülmesine tanık olmak, Osmanlı tarihçiliğinin seyri bakımından mühimdir. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan takrîben XVI. yüzyılın ikinci yarısına değin geçen süreçte gaza, onlar için itici bir kuvvet olarak görülmüş olsa bile varlıklarının başlıca sebepleri arasında sayılmaması gerekmektedir. Kültürel açıdan bile, birçok araştırmacı erken modern dönemde Osmanlıları yaratıcı ve üretken olmaktan çok, başka uygarlıklardan türetme olarak düşünmüşlerdir. Bu tarz değerlendirmelerde şüphesiz en büyük ölçü Batı Avrupa kaynaklı gerçekleştirilmiştir. İtalyan Rönesans’ının düşünsel devrimi, ulus-devletin önünü açmaya katkıda bulunan askeri devrim, Amerikan ve Fransız demokratik devrimleri ve İngiliz sanayi devrimi gibi cihanşümul etkiler yaratan hadiseler hep bir referans noktası olmuştur.13 Tarih yazımı hususunda belirtilen bu arka plan sonrasında erken modern dönemde Osmanlıların ve onunla karşılaştırılacak olan İngiltere devletinin XVII. yüzyıl içerisindeki sosyal-ekonomik ve siyasal gelişmelerini, olabildiğince bu tarz yaklaşımlardan sıyrılarak incelenmeye girişilecektir.