Zor Bir Gece Geçirdim - Tarihi Havadis

Zor Bir Gece Geçirdim

“başkalarının gönlünde taht kur ya da sikinde.
sikimde değilsin ya da gönlümde.”
  Notumu aldığında çoktan gitmiş olacaktım. Giysilerimi yakmış, çalamadığım gitarımı kırmış, onun bestelerini unutmuş, aynadaki yerimden ayrılmış, çoraplarımı makinede unutmuş ve kedimizi öptükten sonra kalan mamasını çöpe dökmüş olacaktım. Bir çift ayakkabımı ona bırakmış, terliklerimle gitmiş olacaktım. Plan buydu. Tanrı’nın planından daha acizce, daha günahkâr ve daha alaycıydı. Ama elimdeki zekânın ürünü buydu. Yani, plan buydu.
  Her şey yolundaydı. Ta ki; her şeyi yoluna koyup, gitme vakti gelene kadar. Gidemiyordum. Yürüyemiyordum. Terliklerim yürümeme izin vermiyordu. Sanki bir Japon spermi yapıştırmıştı terliklerimi kapının eşiğine. Çekik gözlü bir ayrılık tadındaydı bu kez sperm. Yapış yapış umutları fark edebiliyordum artık. Çünkü gidemiyordum. Gitmeme izin vermeyen o değil, ayaklarımdı.
  Ayaklarımı severdim. O güne kadar. Gitmek istemediğim zamanlarda, güzeldiler. Ayaklarımı severdim. Bütün yükü onlar taşıyordu. Tanrı’nın iyi bakmamı emrettiği bütün organlarım ayaklarım sayesinde O’na doğru gidebiliyordu. Ancak fark ettim ki, ayaklarım O’ndan başka bir yere gitmek istemiyordu artık. O gün, düşünme fırsatım oldu.
  Kapının eşiğine çömeldim. Düşünme fırsatımı en iyi şekilde değerlendirmekti amacım. Ancak, anlayamıyordum. Tamam, Beyaz Saray’da masaya yatırılan bir Ortadoğu projem yoktu elbet. Ama anlayamıyordum işte. Yıllardır annemi ve devamındaki kanseri anlamaya çalışıyordum. Babamı anlayabilme ihtimalini seviyordum ama. Bir gün olacaktı, kardeşimi de anlayacaktım. Cehennemde karşılaşmak istediğim dayımı da anlamak istiyordum. Yıldızlarımızın barışmadığı anneannemi de anlayabilirdim elbet. Arkadaşlarım. Onları da. Tamam, Taksim’de bir barda masaya yatırılan bir terk ediliş hikâyem yoktu elbet ama anlayamıyordum işte. Anlamakta sıkıntı çektiğim noktalarda, nokta koymam korkaklık olacaktı. Bu yüzden anlamış gibi davrandım ve terliklerimi Hiroşima’da ailesi ölen bebeklere bağışlayıp, O’na bıraktığım ayakkabılarımı giymek zorunda kaldım. Belki de gerçekten şerefsizdim, adiydim ve acınasıydım ama her şeyden önce havalı bir gidiş yapmak istiyordum. Notumu okumalıydı.
   Tren kalkmak üzereyken yanıma oturan kibar, akşam içkisini ve kadınını fazla kaçırmış, sigarasını yeni söndürdüğü iğrenç kokusundan belli olan, kasketli, karizmatik ve Attila İlhan görünümlü bey amcaya takıldı aklım. Açıkçası, kendisi için çok üzülmüştüm. Benim birilerinden gittiğimi bilmiyordu. Bu yüzden yanıma oturmuş ve bana başıyla selam vermişti. Sanırım bu bey amca da birilerinden gitmişti. Üzerinde, tıpkı benim üzerimdeki karanlık vardı. Çok benziyordu karanlığımız. İç cebine sakladığı fakat benim ikinci ya da üçüncü bakışta fark ettiğim votkasındaki ispirtoyu anımsatan, o bulantı verici koku, benim dün gece seviştiğim kadının kokusuna benziyordu. İkisi de sarhoş olma tutkusu yaratan, ayaklarımı daha çok sevdiren şeylerdi. Tam anlayamıyordum ki, bey amca birilerinden vazgeçmiş olmalıydı. Trenden inip istasyonu birkaç saniyede adımladı. Benden gitmişti bey amca. Keşke votkasını bıraksaydı. Sevişmek istiyordum çünkü. İspirto krizim gelmişti. Bu sırada tren hareket etti. Bey amcanın zamanlaması harikaydı.
 
   Uzun yolculuklarda yaptığım, gelenekselleşmiş aktivitelerim vardı. Seçim yapmak için düşünüyordum. O’nsuz bindiğim bir tren, bir uçak ve bir otobüs hatırlamıyordum. Ben bir şeyi hatırlayamadığım ya da anlayamadığımda, başımdaki damarlar penisimdekiler gibi belirir, gözlerim popom kadar küçülür ve ispirto kullandığım anlardaki gibi nefes nefese kalırdım. Komşuma çay içmeye gider, yatıya kalırdım. Akraba ziyareti için evden çıkar, akrabalarımı ölümle tehdit ettikten sonra eve gelirdim. İşemek için tuvalete girer ama saatlerce işemezdim. Bir şeyler yazmak için kalem kâğıt alırdım elime, geri zekâlı olmadığım için yazmaktan vazgeçerdim. Ben tüm bunları yaparken, tren nihayet Haydarpaşa’daydı. Sesini kapattığım telefonumda cevapsız arama, mesaj ya da başka bir uyarı yoktu. Endişelenmiştim. Çünkü notumu okumalıydı.
    Trendeki kusmuklarımı, öldürdüğüm TCDD görevlilerini ve özel sektörde çalışan halkla ilişkiler departmanı elemanlarını topladıktan sonra, abdest almak için en yakın camiye gittim. Bildiğim kadarıyla not bırakmak, gitmek, ayakları sevmek, ispirtoyu sevmek, tren yolculuğu yapmak, TCDD görevlilerini ve özel sektörde çalışan halkla ilişkiler departmanı elemanlarını öldürmek, üç ilahi dinde de kâfir ilan edilmem için yeterliydi. Ertesi sabah gazetede büyük puntolarla, İngiliz amiralinin ibnemsi sırıttığı fotoğrafın yanında kâfir ilan edilmenin bana getireceği olumsuzlukları anlayamadığımdan, bunu yapmak zorundaydım. Camiye gittim. Abdestimi aldıktan sonra, en yakın kilisede günah çıkardım. İsrail’e gitmeyi götüm yemediği için, iki dinle yetinmek zorundaydım. Tamam, Milli Eğitim’in genelevlerinde yatağa yatırılan bir fikrim, tarihim ve siyasi görüşüm yoktu elbet. Ama anlayamıyordum işte. Tek yapabildiğim, Tanrı tarafından kabul edilmeyi dilemekti.
   Kiliseden çıktıktan sonra bütün suç aletlerimi, duygularımı ve fikirlerimi ölümsüzleştirmek adına, İstanbul Boğazı’ndan denize döktüm. Gönül isterdi ki, Çanakkale’den denize dökeyim. Ancak maalesef yeni dünya düzeninde, dualar sadece İstanbul’da ve evimde kabul ediliyordu. Bu yüzden eve, kendi evime, mabedime gittim. Eve vardığımda, giderken bıraktığım terlikler olduğu gibi duruyordu. Hiçbir çocuk henüz ölmemişti Hiroşima’da, spermler sağlıklıydı. Sadece endişeliydiler, haklı olarak. Kapıyı anahtarımla açmak istiyordum. Çünkü kapıyı çaldığımda açabilecek kişiden gitmiştim artık. İki saattir anlattığım olay bu.
   Kapı açıktı. Öyle bir aceleyle çıkmıştım ki evden, kapıyı dahi açık unutmuştum. Ocağın altını açık bırakmadığımı, ışıkları söndürdüğümü ve banyodaki kan izlerini temizlediğimi umuyordum. Başka çarem yoktu. Eğer umduklarım gerçekleşmemişse, Taksim’de bir barda masaya yatırılan bir terk ediliş hikâyem olacaktı. Belki de bu durumdan aldığım gazla, Beyaz Saray’da masaya yatırılan bir Ortadoğu projem olabilirdi. Kim bilir, bakarsınız Milli Eğitim’in genelevlerinde yatağa yatırılan bir fikrim, tarihim ve siyasi görüşüm falan…
     Ayakkabılarımı çıkarıp kapıyı kapattığıma emin olduktan sonra, önce ocağı sonra ışıkları ve en son olarak banyoyu kontrol ettim. Her şey hazırdı. Bu sefer gerçekten gidebilirdim artık. O’nu, kapıda çömelip terliklerime bakarak düşünmeden gidebilirdim. Plan buydu. En azından yapmak istediğim buydu. Yatak odama gidip, O’nu son kez öpmek istedim. Bu planda yoktu. Bu bir risk olacaktı. Fakat beni bilen bilir, hiçbir zaman plan yapmadım ve yapılan planlara uymadım. Bu da öyle bir şey oldu. Gittim ve O’nu öptüm. Dayanamadım, saçlarını okşadım. Kokusuna doyamadığımdandır, son kez yanına bir uzanayım dedim. Uzandım. Yorganını kaldırıp ayaklarına bakacaktım ki uyandı: “Dün gece bir şiir yazdım. Annemin rujuyla aynaya not ettim, dikkatini çeker diye. Okudun mu?” dedi aynaya bakarak.
  “Okudum. Bana nedendir bilmem, Attila İlhan’ı anımsattı” dedikten sonra aynadaki şiir yüksek sesle tekrarladım:
“başkalarının gönlünde taht kur ya da sikinde.
sikimde değilsin ya da gönlümde.”

(Kalem Kanseri'nde yayımlanmıştır.)